GASAM Başkanı Ali Şahin, Kıbrıs’ta 40 İslam Ülkesinden 200 gence “Asya Müslümanlarının Sorunları ve Çözüm Önerileri” Başlıklı bir tebliğ sundu.

Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı Ali Şahin’in, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB)’nin 2013 Kıbrıs’ta düzenlediği Uluslararası Gençlik Buluşmalarında yaptığı “Asya Müslümanlarının Sorunları ve Çözüm Önerileri” konulu konuşma metni:

ASYA MÜSLÜMANLARI’NIN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Esselamü Aleyküm ve Rahmatullahi ve Berekatuhu

İslam coğrafyasının mütevekkil ve inanmış gençleri!

Siz Müslüman kardeşlerimle bugün Kıbrıs’ta bir araya gelmek, bir ananın birbirlerinden zorla ayrılmış evlatlarının uzun yıllar sonra tekrar buluşması gibi bir his uyandırdı yüreğimde…

Göz bebeklerinize bakınca her birinizi tarihin derinliklerinden bir yerlerden tanır ve hatırlar gibiyim.

Bizlere bugünü bahşeden Rabbime hamd ediyor, siz kardeşlerimi sımsıkı kucaklıyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Kardeşlerim! Sizlere selamlar getirdim. Başbakanımız ve Liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’ın selam ve sevgilerini getirdim. Sizleri tek tek gözlerinizden öpüyor.

Müslüman Türkiye gençliğinin selamlarını getirdim sonra… Limanlar gemileri nasıl beklerse öylesine ufukta gözleri. Ve bir gün sınırlar olmadan sizlerle özgürce kucaklaşacakları günleri özlemekteler.
Sizlere Çanakkale şehitliğimizde yatan şehitlerimiz;
Beyrutlu Piyade Er Hüseyin Ebu Cemi’nin,
Irak Nabluslu Piyade Er Abdulgani Haravi’nin,
Şamlı Piyade Er Muhammed Fatum’un,
Yemen San’alı İstihkam Teğmen Muhlis Abdullah’ın
Libya Trablusgarplı Teğmen Muhammed Musavuf’un
Mekke-i Mükerreme’den Üsteğmen Hüseyin Naim’in
İran Tebrizli Yüzbaşı Kazım’ın
Afganistanlı Piyade Er Cuma Khan oğlu Ali Arrat’ın
Yani topraklarımızda yatan şehit dedelerinizin ve atalarınızın selamlarını getirdim. Bir de mesajları var sizlere; Müslüman gençlerimiz Batılıların aralarına çizdikleri fiziksel, siyasi ve psikolojik sınırları biran evvel kaldırsınlar. Biz onların suni sınırlarla bölünmeleri parçalanmaları için değil, Allah’ın emri olan birlik ve bütünlükleri için canlarımızı feda ettik, kanlarımızı akıttık diyorlar.
Evet kardeşlerim, doğusundan batısına Asya’da yaşayan tüm Müslümanların temel sorunu bu işte: Fiziksel, Siyasi, Mezhepsel ve Psikolojik bölünmüşlük ve parçalanmışlık.

Saygıdeğer kardeşlerim!

Yıl 1994. Pakistan Karaçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde Lisans yaptığım yıllardı. O yıllarda benimle birlikte Karaçi üniversitesinde okuyan Ortadoğu’dan birçok Arap öğrenci arkadaşım vardı. Filistin asıllı Ürdünlü Alauddin de bunlardan biriydi. Arap kardeşlerime karşı her zaman sevgi ve saygı duymuştum. Ne de olsa peygamber efendimiz Hz. Muhammed de bir Arap’tı. Gerek Araplara olan sevgi ve saygımdan dolayı gerekse var olan Arapçamı konuşarak geliştirmek adına Alauddin’e yakınlık duyuyor, sürekli iletişim kurmaya çalıyordum. Ben böyleyken Alauddin bana karşı oldukça soğuk ve mesafeli duruyor iletişime kendini kapatıyordu. Alauddin’in bu mesafeli duruşuna rağmen ben kendisine karşı kardeşlik duygularımı sıcak tuttum. Aradan birkaç yıl geçti. Bir gün Alauddin yanıma gelerek; “Ali seni ve Türkiye’den gelen diğer arkadaşlarımı tanıdıktan sonra size ve Türkiye’ye karşı olan kanaatlerim değişti” dedi. O’na “Peki, bize ve Türkiye’ye karşı olan kanaatlerin neydi” diye sordum. “Biz lisede iken tarih kitaplarımızda Osmanlıların bizi sömürdüğünü, Türkler varlık ve safahat içerisinde yaşarken Araplar sefalet ve yokluk içinde yaşıyorlardı şeklinde okuduk ve eğitim aldık. Bu okuduklarım bende Türkiye ve Türklere karşı bir antipati yaratmıştı. Oysa sizleri tanıdıktan sonra sizlerin de bizler gibi sıradan ve samimi insanlar olduğunuzu gördüm” dedi ve ekledi: “Bir de aklıma takılan bir soru var. Ürdün’ün kimi bölgelerinde siyah köpeği “Türk” lakabı takarak çağırırız. Şimdi niçin böyle olduğunu düşünmeye başladım.” Alauddin’in bu samimi ifadeleri beni şaşırtmamıştı. Acımsı bir tebessümle ona “Peki Alauddin, Türkiye’nin kimi bölgelerinde de siyah köpekleri Arap lakabı takarak çağırdığımızı söylesem şaşırır mısın ve sence bu bir tesadüf olabilir mi?” diye sordum. Alauddin gerçekten şaşkınlık içerisindeydi.

resized_2ebb0-bc36561770_11fb602ffbfaf9831İslam coğrafyasını kendileri için tehdit olmaktan çıkarmak ve zenginliklerini sömürebilmek adına, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıfladığı son dönemlerinde Arap toplumlarının şuur altına giren Lawrance ve benzeri İngiliz ajanları: “Bu kadar geniş Arap kabileleri olarak kendi imparatorluğunuzu kurmak varken neden Türkler tarafından sömürülüyorsunuz” şeklinde telkinlerle Araplarla Türkler arasında nifak tohumları ektiler. Sonuç olarak Ortadoğu’da yeni sınırlar oluşturarak aynı dili konuşan, aynı dine inanan, aynı kültürden tam 22 Arap ülkesi ürettiler. 400 yılı aşkın süre bir arada barış ve huzur içinde yaşamış Türklerle Araplar arasında fiziksel sınırlar oluşturdular. Bununla da yetinmeyerek Türklerle Arapların fiziksel anlamda temaslarını kesmek adına sınırlarda oluşturulan kilometrelerce karelik alanlara mayınlar döşendi. Ama hiçbir stratejileri iki toplumun şuur altına ektikleri kin ve nefret tohumları kadar tehlikeli ve acı olmadı. Türkler üzerinde “Araplar emperyalistlerle işbirliği yaparak sizi arkadan bıçakladılar” propagandası işlenirken Araplar “Türkler sizi yüzyıllar boyu sömürdü” propagandası ile hipnoz edildiler. Türkler üzerinde Arap antipatisi yaratmak için özdeyişler ürettiler ve sinsi bir şekilde şuur altlarımıza yerleştirdiler. Arapları tahkir etmek, kötülemek için “Anladıysam Arap Olayım”, içinden çıkılmaz hale gelen bir işi tanımlamak için “Bu İş Arap Saçına Döndü” şeklinde tanımlamalar ürettiler ve sinsice bilinçaltımıza bir virüs gibi yerleştirdiler. Araplarla ilgili antipati oluşturmak için “Ne Şam’ın Şekeri Ne Arap’ın Yüzü” dedirttiler. Arap coğrafyasında da durum farksızdı. Geçtiğimiz günlerde Suriye ile ilgili yeni yapılmış bir belgeseli izlerken kendisine mikrofon uzatılan bir Suriyeli “Biz Türkleri kafir biliyorduk. Bize böyle öğrettiler” diyordu.
Emperyalist güçler, Asya’nın Batı yakasında bir yandan kendileri için Müslüman kimliğiyle potansiyel tehdit oluşturan diğer yandan da bakir enerji zenginlikleriyle iştah kabartan Ortadoğu’yu, tehdit olmaktan çıkarmak ve zenginliklerini sömürmek adına küçük parçalara bölerek yaklaşık 100 yıl süren bir sömürü asrı başlattılar. Ortadoğu’daki bölünme sadece oluşturulan fiziki sınırlarla da kalmadı ve ideolojik, dini ve mezhepsel ayrılıklarla da desteklenerek derinleştirildi. Tüm bunların üstüne 1948 yılında işgal edilmiş Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devleti de kurulmak suretiyle Ortadoğu, 100 yıl süren kronik bir istikrarsızlık iklimine maruz bırakıldı. Böylelikle Batılı ülkeler bir yandan Ortadoğu’nun petrol ve doğalgaz gibi çok değerli enerji kaynaklarını sömürdüler, diğer yandan da bölüp parçalayarak ve kendi aralarında da çatıştırarak zayıflattılar, kendileri için tehdit olmaktan çıkardılar.

ASYA’NIN DOĞU YAKASI DA BÖLÜNDÜ

Müslüman coğrafyada yaşanan fiziksel, kültürel, ideolojik ve siyasi bölünmeler Asya’nın sadece batı yakasında yaşanmadı. Doğu yakasındaki Müslümanlar da çeşitli senaryolarla bölünerek bir yandan etkisiz ve tesirsiz hale getirilirken diğer yandan da bölünmelerle kendi aralarında savaştırıldı ve çatıştırıldılar. İngilizlerin 1947 yılında Hindistan yarım adasından çekilmesiyle birlikte Hindistan yarımadası önce Hindistan ve Doğu-Batı Pakistan şeklinde ikiye ayrıldı. Ardından Doğu ve Batı Pakistan 1972 yılında birbirinden ayrılarak bugünkü Pakistan ve Bangladeş’i oluşturdular. Bu da yetmedi Pakistan ile Hindistan arasında Keşmir sorunu yaratıldı ve bölgede kalıcı bir istikrarsızlık unsuru oluşturuldu. Keşmir Güney Asya’nın Filistin’i haline getirildi.

Hindistan Yarımadasının bu şekilde bölünüp parçalanması tümüyle bir İngiliz projesiydi. Bugün Müslüman bir coğrafya olarak ayrılmış olmalarına rağmen Hindistan’da yaşayan Müslüman sayısı (200 milyon) hem Pakistan’da hem de Bangladeş’te yaşayan Müslümanların sayısından daha fazladır. İngiltere Hindistan’dan çekilirken Hindistan’da Müslüman bir ülkenin kurulmasını istemedi. Hindistan İngilizler çekilinceye kadar hiçbir dönemde Hindular tarafından yönetilmemişti. Bölgede tarih boyunca Hindistan dışından gelenler (Fransız, Portekiz, İngiliz ve Türkler) hüküm sürdüler. Kast sistemi ve anlayışı Hinduları bir bakıma pasif toplum haline getirmiş ve siyasi olarak etkisizleştirmişti. Hindular arasında devlet yönetme geleneği yoktu. İngilizler çekilmelerinin ardından Hindistan’da dünyanın en büyük İslam devletinin kurulmasından ve Hindistan’da İslam merkezli bir devlet oluşturularak hızla İslamlaşmasından endişe ettiler. Ve sonuç olarak bugün Güney Asya’da 200 milyonu aşkın Müslüman Hindistan’da, 170 milyon Müslüman Pakistan’da ve 150 milyonu aşkın Müslüman ise Bangladeş sınırları içinde bölünmüş ve etkisizleştirilmiş olarak terör ve çatışma iklimleri içinde yaşam sürüyorlar.
Asya’nın Güney’inde ikinci bir istikrarsızlaştırma süreci ise ABD ve Koalisyon Güçleri’nin 2001 yılında Afganistan’ı işgali ile başlatıldı. Sovyet işgalinden yorgun, bitkin ve tahrip olmuş şekilde çıkan Afganistan’a kolayca yerleşen ABD ve Batılı güçler, Pakistan ve İran’ın kaosa sürüklenmesi ve istikrarsızlaştırılmasını sağladılar. Afganistan’daki otorite boşluğundan yararlanarak burayı bir uyuşturucu üretim merkezi ve terör laboratuarı haline getiren Batılılar özellikle Pakistan ve İran’ı hedef aldılar. Her hedef ülkenin dokusuna göre bir terör örgütü üreterek, bu ülkeleri istikrarsızlaştırmayı ve kaosa sürüklemeyi amaçladılar. Taliban ve El Kaide bahanesiyle Afganistan’ı işgal eden ABD ve Batılılar, bu ülkeye yerleşerek şu amaçlarına ulaşmayı arzuladılar:

1- Pakistan Taliban Hareketi ile Pakistan’ı istikrarsızlaştırarak Pakistan’ın, İsrail ve Batı için tehdit oluşturan nükleer silah ve yeteneklerinin bertaraf edilmesi düşünüldü. Her ne kadar İran’ın nükleer çalışmaları gerekçe gösterilerek bir tehdit algısı yaratılmaya çalışılsa da, İsrail ve Batı için asıl hedef nükleer silahlar üretmiş ve bu kabiliyetini uzun menzilli nükleer füzeler üzerinde geliştiren Pakistan’dı. Pakistan Taliban Hareketi, sadece ve sadece Pakistan’ı hedef alması için kurulmuş bir terör örgütüdür. Kurucusu Abdullah Mehsud 2001 yılında ABD’nin Afganistan’a müdahalesi sırasında yaralı olarak yakalanmış, 2004 yılına kadar Guantanamo’da tutulduktan sonra sosyal rehabilitasyon adı altında bölgeye gönderilmiş ve Pakistan’ın en sorunlu bölgesi olan Güney Weziristan’a yerleşerek bugün Pakistan’ı ekonomik ve sosyal anlamında çökertme noktasına getiren Pakistan Taliban Hareketi’ni (TTP) kurmuştur.

2- Afganistan’ın işgaliyle güdülen 2. önemli amaç ise İran’ın hedef tahtasına oturtularak istikrarsızlaştırılması, İsrail ve Batı için tehdit unsuru olmaktan çıkarılmasıdır. ABD ve Batılı güçler Afganistan’a yerleşerek, İran’ı tümüyle kuşatıp bir çember içine almış durumdalar. ABD, Pakistan’ın İran’a sınır ve otorite boşluğu bulunan bölgesine Cundullah örgütünü yerleştirerek İran’ı hedef alan saldırılar düzenlettirdiler. İran’da bir Sünni-Şii çatışmasını körükleyerek ülkeyi siyasi bir kaosa sürüklemek hedefi güttüler.
Afganistan’ın işgali ve buna bağlı olarak bölgede gerçekleştirilen İran-Pakistan kuşatması, Asya’da Müslüman coğrafyanın maruz kaldığı bir başka istikrarsızlaştırma operasyonu olarak ortaya çıktı.

ASYA’DA MÜSLÜMAN AZINLIKLAR SORUNU

Asyalı Müslümanların yaşadığı diğer önemli bir sorun da Asya’da yaşayan “Müslüman Azınlıklar” sorunudur. Asya’nın ücra coğrafyalarında Myanmar’da Arakan Müslümanları, Filipinlerde Moro Müslümanları, Tayland’ta Patani Müslümanları yine Keşmir Müslümanları Asya’nın yetim kalmış ve Müslüman dünya tarafından nerdeyse unutulmaya yüz tutmuş çilekeş Müslümanlarıdır. Osmanlı İmparatorluğunun hüküm sürdüğü yıllarda Asya’nın azınlık Müslümanları başları sıkıştığında bir heyet göndererek Halifeliğin merkezinden yardım talebinde bulunurlardı ve talepleri karşılıksız kalmazdı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından Asya’nın azınlık Müslümanları sahipsiz ve kimsesiz kaldılar. Asya’nın çilekeş Müslümanları özellikle Myanmar’ın Arakan eyaletindeki Roghinya Müslümanları gibi katliamlara, ayrımcılığa asimilasyonlara maruz bırakıldılar. Roghinya Müslümanlarının çile yolculuğu modern dünyanın gözleri önünde maalesef halen devam etmektedir.

Filipinler’in Moro ve Mindanao bölgelerinde Filipin yönetimleri tarafından on yıllardır süregiden ayrımcılığa ve zulme maruz bırakılan Müslümanlar, 40 yıl süren bu mücadelelerinin ardından nihayet zafere ulaştılar. Son 40 yıldır süren silahlı mücadele ve 16 yıldan bu yana devam eden müzakereler neticesinde Filipinler’de yaşayan Müslümanların kimlikleri tanınmış ve özerk bir hükümet kurmaları noktasında anlaşmaya varılmıştır.

Asya’nın bir diğer yetim kalmış Müslüman azınlığını ise Taylan’da yaşayan Patanili Müslümanlar oluşturuyor. Taylandlı Müslümanlar on yıllardır Tayland yönetiminin baskısı altında yaşam mücadelesi veriyorlar. Patani Müslümanlarının dinleri ve kültürel değerleri uğruna verdikleri büyük mücadele ve gösterdikleri direniş bugün de hâlâ devam etmektedir.

Patani’de geride kalan 6 yıl içerisinde binlerce Müslüman yaşamını kaybetti. Her zaman olduğu gibi bu süreçten en olumsuz etkilenen Patanili çocuklar oldu. Suikastlar ve keyfi cinayetler sonrası bölgede yetim sayısı büyük bir artış gösterdi. Nüfusu 3 milyon civarında olan Müslüman Patani’de 10 binden fazla yetimin olduğu tahmin ediliyor.
Patani, Tayland sınırları içerisinde ve Tayland’ın güneyinde yoğun olarak Müslümanların yaşadığı bölgenin adıdır. Tayland Müslümanları olarak bilinen bu kesimin büyük bir çoğunluğu köken olarak Malay ırkına mensuptur.

BATI YAKASINDA BÜTÜNLEŞME

Dünyanın Doğu yakasında İslam coğrafyalarında bu şekilde bölünme ve parçalanmalar yaşanırken, Batı âleminde ise tam tersi hem coğrafi hem siyasi hem de ekonomik bütünleşmeler yaşandı. 1947 ve 48’li yıllarda İslam coğrafyası alabildiğine bölünürken 1951 yılında Avrupa’nın 6 ülkesi Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu adıyla bir araya geliyor ve Avrupa’nın bugün gelmiş olduğu Sınırsız ve Bütünleşmiş bir Avrupa’nın temellerini atıyorlardı. Onlar birleşirlerken, kendi aralarındaki fiziki sınırları kaldırıp ekonomik, siyasi ve askeri anlamda bütünleşirlerken, bizler olabildiğince fiziksel, siyasal, ideolojik, mezhepsel ve psikolojik kamplara ayrılıyorduk.
Bir zamanlar tarihte 30 yıl, 100 yıl savaşlarını yaşamış olan Avrupa şimdi coğrafi, ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanda Avrupa Birliği altında bütünleşmiş durumda. Avrupa’nın en kadim iki düşman ülkesi Fransa ile Almanya’dır. Ve bu iki ülke tarih boyunca Avrupa’da hâkimiyet kurmak için birbirleri ile rekabet ve savaş içerisinde olmuşlardır. Avrupa, tarihi tüm düşmanlıklarına rağmen bugün sınırlarını kaldırmış ve her bakımdan bütünleşmiş bir coğrafi bölgeye dönüşmüştür.

Avrupa içlerinde karayoluyla seyahat edenleriniz mutlaka görmüştür. Fransa’dan Almanya’ya ya da bir Avrupa Birliği ülkesinden diğerine karayolu ile yolculuk yaparken ülke sınırlarını geçtiğinizi asla hissedemezsiniz. Sizi sınırlarda karşılayan ne bir polis noktası ne de bir turnike ya da engelle karşılaşmazsınız. Bir ülkeden diğerine girdiğinizi çoğu kere fark etmezsiniz bile. Eğer dikkatlice bakarsanız sadece bazen yol tabelalarının değişen renklerinden bir başka AB ülkesine giriş yaptığınızı fark edebiliyorsunuz.
Avrupa Birliği kendi içerisinde tüm farklılık ve düşmanlıkları bir kenara bırakarak bütünleşme içerisine girerken, sınırlarını kaldırıp coğrafyalarını ve güçlerini fiziki, siyasi, ekonomik anlamda bütünleştirirken, biz neden bölünüyor ve bölündükçe sömürülüyor, sömürüldükçe zayıflıyor, zayıfladıkça öldürülüyoruz.  Bölündükçe kanımızın ve canımızın ucuzlaştığını görmüyor  muyuz? Aynı dili konuşup, aynı dine inanan, aynı kültür ve yaşam tarzına sahip Arap kardeşlerimiz suni sınırlarla oluşturulmuş 22 Arap devletiyle daha ne kadar hayatta kalabilirler? Unutmayın ki; Batılı Emperyalist güçler bizlerin bölünmesi ile hayatta kalabiliyorlar.
Bilin ki,  bölünmenin sonu ve sınırı yok. Bizi ırklarımıza böldüklerinde yine yetinmeyecekler. Bu sefer mezheplerimize göre bölecekler. Yine yetmeyecek ideolojik olarak bölecekler. Çünkü Batılı emperyal güçlerin hayatta kalabilmeleri ancak ve ancak bizlerin bölünmesi ve sömürülerin devam etmesi ile mümkün olabilecektir.

Bu çerçevede Asyalı Müslüman kardeşlerimizin sorunlarına baktığımızda;
Asya’nın batısından doğusuna Müslüman coğrafyanın en büyük sorunu; coğrafi, siyasi, ekonomik, mezhepsel ve psikolojik bölünmüşlük ve parçalanmışlıktır. Bir bedenin parçalanmış uzuvları olduğumuz için bir bütün beden gibi hareket edemiyoruz.
Asyalı Müslümanların ikinci önemli sorunu; Müslüman azınlıklar sorunudur. Asya’nın ücra bölgelerinde azınlık konumuna düşmüş Arakan, Patani ve Moro Müslümanlarının maruz kaldıkları katliamlar Müslüman coğrafyanın ortak sorunudur.
Asya Müslümanlarının üçüncü önemli sorunu; işgal edilmiş Müslüman coğrafyalar sorunudur. Keşmir, Karabağ, Filistin ve Kudüs İslam coğrafyasının işgal edilmiş toprakları olarak 1940’lı yıllardan sonra önemli sorunlarımız ve davalarımız olarak karşımıza çıkmıştır.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

Peki, bu sorunlara nasıl yaklaşmalı, nasıl çözümler geliştirmeliyiz?

1- İslam Coğrafyası Şuur Altı Temizliği Yapmalıdır
Öncelikle şuur altlarımızdan başlamalıyız işe. Birbirimize karşı emperyal güçler tarafından düzenlemiş şuur altı operasyonlarına son vermeliyiz. Kardeşliğimizi zedeleyen birbirimize karşı nefret, kin ve düşmanlığı körüklemek için Batılılar tarafından yerleştirilmiş nifak virüslerini temizlemeli ve birbirimizi Allah için sevmeliyiz. Türk’ün Arap’a, Arap’ın Acem’e üstünlüğü olmadığını, mutlak üstünlüğün takvada olduğunu unutmamalıyız.

2-İslam Coğrafyası Birbirine Karşı Duyarlı Olmalıdır
Birbirimize karşı duyarlı olmalı; acımızı acı, sevincimizi sevinç edinmeliyiz. Peygamber efendimiz “Müslümanlar birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlarda bu sebeple acıyı hisseder, hastalanırlar” buyurarak Müslüman’ın Müslüman’a karşı hukukunu, kardeşlik çizgilerini ortaya koymuştur.

3- Ortadoğu’da Suni Sınırlar Sorgulanmalıdır
Başta Ortadoğu olmak üzere İslam coğrafyası bölgesel, ekonomik ve siyasi işbirliği adımlarını atarak bütünleşme sürecine girmelidir. Suni sınırların kalktığı özgürlük, kardeşlik, barış ve istikrarın hüküm sürdüğü, sömürü merkezli değil paylaşım merkezli, bütünleşmiş Sınırsız Bir Ortadoğu’yu hayal etmek zorundayız. Mevcut haritası 100 yıl önce Batılılar tarafından çizilmiş ve kardeşi kardeşten ayırmış Ortadoğu’nun, geride kalan bir asrına kan, gözyaşı ve sömürüden başka bir şey katmamış suni sınırlarını sorgulaması gerekir. Ortadoğu, bir yüz yıl daha aynı dil, din, kültür ve değerlere sahip 22 ülkeyi kaldıramaz, kaldırmamalıdır. Coğrafi, siyasi, ekonomik anlamda AB benzeri bir yapı ile bütünleşmesi Ortadoğu’nun altın çağını başlatacaktır.

4-İslam İşbirliği Teşkilatı Aktif Rol Üstlenmeli
İslam İşbirliği Teşkilatı İslam coğrafyasının sorunları konusunda aktif rol üstlenmelidir. İslam İşbirliği Teşkilatı 1960’lı yıllarda İslam Konferansı Örgütü adıyla kurulduğunda Batı Âlemi İslam Coğrafyası birleşiyor algısıyla oldukça endişelenmiş ve engel olmaya çalışmışlardı. Şimdi konjonktür değişmiştir. Batı Âlemi gerileme sürecine girmiştir. Güç ve zenginliğin Batı’dan Doğu’ya göç ettiği bir sürece giriyoruz. Bu süreçte İslam İşbirliği Teşkilatı’nın doğu merkezli oluşan yenidünya düzenine göre kendini reforme etmesi gerekmektedir.

5-İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Azınlık Müslümanlar Komisyonu Oluşturmalıdır
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın atması gereken önemli adımlardan biri de; Azınlık Müslümanlar için sürekli bir izleme komisyonu oluşturarak, Azınlık Müslümanların yaşadığı ülkeler nezdinde temaslarda bulunmasıdır. Müslüman azınlıklıkların yaşadığı ülkelere karşı Müslümanların bu ülkede sahip olduğu haklar, maruz kaldıkları ayrımcılık ve katliamlar göz önünde tutularak komisyonun hazırlayacağı raporlar doğrultusunda ortak tavır alınmalı ve ekonomik, siyasi yaptırımlar uygulanmalıdır.

6- İİT Müslüman Mahalle Sorunlarında Aktif Rol Üstlenmelidir
Afganistan gibi Müslüman mahalle sorunlarında, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aktif bir şekilde rol oynaması İslam coğrafyalarının işgal edilmesinin önüne geçebilir. İşgaller gerçekleşmiş olsa bile, İİT içinde mutlaka var olarak, bu tür olayların Müslümanlar üzerindeki olumsuz etkilerini minimize etme ve işgal sürecini minimuma indirme yönünde çaba sarf etmelidir. ABD ve Batılılar her yıl birbirinin kopyası Afganistan Çözüm Raporu hazırlarken, İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan bugüne kadar Afganistan’da çözüm arayışına yönelik tek sayfalık bir öneri metni yayınlanmadığı düşünülürse, İİT’nin aktifleştirilmesinin önemli ortaya çıkmaktadır.

SONUÇ

Değerli Kardeşlerim,

Artık yeryüzünde yeni bir süreç ve döneme giriliyor. Geleceğin doğudan yükseleceği bir süreç başlamış ve hızla ilerlemektedir. Kendimizi Ortadoğu merkezli bir altın çağa hazırlamak durumundayız. Allah-u Teâlâ gaflet ve delalete düştüğümüz, asli değerlerimizden uzaklaştığımız için güç ve zenginliği Doğu medeniyetinden alarak Batı medeniyetine verdi. Ancak Batı medeniyeti bu gücü yeryüzünde haksız savaşlar açarak, kan akıtarak, hakkı değil gücü temel alarak haklının değil güçlünün yanında yer alarak hükmetti ve zalimlerden oldu. Şimdi bu güç yeniden el değiştiriyor. Bunu sadece ben söylemiyorum. Polonya asıllı ABD’li ünlü ekonomist Prestowitz’in 2005 yılında kaleme aldığı kitabın başlığı “The Great Shift of Wealth and Power From West to The East” yani “Güç ve Zenginliğin Batı’dan Doğu’ya Büyük Göçü”. Clyde Prestowitz bu kitabında güç ve zenginliğin Batı’dan Doğu’ya doğru büyük bir göç içerisinde olduğunu ve orta vadede yeryüzünde ABD hegemonyasının zayıflama ve gerile sürecine girdiğini anlatır.

Yine The New York Times gazetesinin dünyaca ünlü yazarı Thomas Friedman bir köşe yazısında “Ailem beni Hindistan’daki aç çocukları düşün ve tabağında yemek bırakma diyerek yetiştirdi. Şimdi ise ben çocuklarımı Hindistan’daki çocukların sizi aç ve işsiz bırakmasını istemiyorsanız derslerinize iyi çalışın diyerek yetiştiriyorum” diyor.

Şimdi her bir Müslüman genç için Lawrance olma vaktidir. Coğrafyalarımıza buram buram barış, huzur, kardeşlik, paylaşım kokan topraklarımıza dönüp, emperyalistlerin aramıza çizdiği suni sınırları sorgulayacağız, sorgulatacağız. Bugün her birimizin hipnozdan uyandığı gündür. Bugün her birimizin yüz yıl süren o bitkisel hayattan uyandığımız gündür. Bugün lambadaki cinin uyandığı gündür. Bugün Ortadoğu’dan Güney Asya’ya, Orta Asya’dan Uzak Doğu’ya geleceğin Doğu medeniyetinden yükselmeye başlayacağı gündür. Korkmayın, inanıyorsanız güçlüsünüzdür ve zafer sadece inananlarındır. Batılıların sahip olduğu hiçbir güç sizi yanılgıya düşürmesin. Unutmayın ki, yeryüzünde ve evrende mutlak tek güç Allah-u Teâlâ’dır. “İnil Hukmü İlla Lillah” diyor ve iman ediyoruz.

Geleceği hayal edin. İdealleriniz, uğruna ömür çürüteceğiniz idealleriniz olsun. Hiçbir şey yapmasınız bile hayalleriniz olsun. Çinli bir düşünür “hayallerinize dikkat edin, çünkü onlar eylemlerinizin ilk adımlarıdır” der. Her işinize mutlaka Rıza-i İlahiyi katın. Unutmayın ki, içinde Allah Rızası olan her işin sahibi sizden önce Allah-u Teâlâ olur.
Son olarak sizleri Pakistanlı İslam düşünürü Muhammed İkbal’in sevdiğim bir sözü ile selamlamak ve sözümü noktalamak istiyorum.

Chin O Arab hamara Hindustan hamara
Muslim hain hum watan sara jahan hamara
“Çin bizim, Arap bizim Hindistan bizimdir / Müslümanız biz, bütün cihan bizimdir.”

Hepinize saygılarımı sunuyor, Rabbimden bizleri sınırları olmayan bir Ortadoğu’da ve yeniden yekvücut olmuş sınırsız bir İslam coğrafyasında birleşip buluşturmasını diliyorum.
Allah’a emanet olunuz.

Paylas

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER