Yıllar önceydi… Pakistan Karaçi Üniversitesi’nde lisansı bitirmiş, yüksek lisansa başlamıştım. Kendisini çok sevmeme rağmen bana karşı hep mesafeli duran Alauddin adında Ürdünlü Arap bir arkadaşım vardı. Yeryüzünde hiçbir güç, sevgi ve hoşgörünün karşısında duramıyor. Karşısındaki güç ne denli katı olursa olsun sevgi ve sabır, tuzun buzu erittiği gibi nefreti, kini, yılların adavetini silip atıyor, kasırgaları dindirip yürekleri sütliman bir rıhtım kılıyor. “Ali”, dedi Alauddin bir gün; “Seni tanıdıktan sonra, Türklerle ilgili kanaatlerim değişti. Ben tarih kitaplarımızda Araplar sefalet içerisindeyken Osmanlı atlarının üzümle beslendiğini okumuştum. Ve bir şeyi anlamakta güçlük çekiyorum hep. Ürdün’de yaşadığım yerlerde siyah köpeklere “Türk” lakabı verirler ve “Türk, Türk, Türk” diye çağırılar. Buradaki Türk arkadaşları tanıdıktan sonra neden böyle olduğunu düşünmeye başladım” dedi. Çok şaşırmıştım. Sanki bir oyun bozuluyordu. Bak Alauddin dedim; “Türkiye’nin de kimi bölgelerinde siyah köpeklere “Arap” lakabı takılır ve “Arap” diye çağrılır. Sence bu bir tesadüf olabilir mi?” Bunu duyunca O da çok şaşırdı. “Türklerle Arapları birbirinden koparmak ve uzaklaştırmak için coğrafi sınırlar çizdiler. Bu yetmedi aralarımıza kilometrelerce uzunluğunda mayın tarlaları döşediler. Bunu da yeterli görmeyip bilinçaltlarımıza bizdeki siyah köpeği “Arap”, sizdekini ise “Türk” diye çağırtarak bilinçaltlarımıza kin ve nefret döşediler” dedim.

BİLİNÇALTINDAKİ ÖTEKİ

Aradan yıllar geçti… Pakistan İstanbul Başkonsolosluğu fahri danışmanlığı yaptığım günlerden bir gün Taksim’deki Polis Karakolu’ndan aradılar. İnsan tacirlerinin kurbanı olmuş 28 Pakistanlı ve 2 Nepallinın ifadelerinin alınabilmesi için Urduca bilen bilirkişiye ihtiyaç duyduklarını belirtip destek istediler. Gece geç saatlere kadar süren kimlik tespiti ve ifade alma esnasında karakola aşina olduğu her halinden belli olan, iri yarı ama oldukça miskin bir siyah köpek bulunduğumuz odaya girdi ve kimseye aldırmadan uzanıp kafasını yere koydu. Komiser yardımcısı olduğunu hatırladığım memur, bu rahatlığı görüp siyah köpeğe “Arap nasılsın?” şeklinde seslenince bir anda yıllar öncesine, Alauddin’in sorusuna döndüm yine. Memur arkadaşa Alauddin’in bana yönelttiği; “Arap topraklarında siyah köpeğe neden Türk lakabı takıldığını anlayamıyorum” şeklindeki sorgulamasını anlatıp, siyah köpeği “Arap” şeklinde çağırarak bir bilinçaltı nefretini yaşattığımızı ve nesilden nesle aktardığımızı açıklayarak Peygamber Efendimizin de “Arap” olduğunu hatırlattım. Görevli memur, hiç farkında olmadan, kasıtsız ve bilinçsizce kullandığı ifadenin ne denli sinsi bir tuzak olduğunu anladığında hem şaşkın hem de mahcuptu.

Geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan’ın, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat ile birlikte İstanbul’da vermiş oldukları iftar yemeğinde hissettiğim sıcaklık kara büyünün bozulduğunu ve Türk Arap ilişkilerinde siyah köpeğin yerini beyaz güvercine bıraktığını gösteriyordu. Sayın Erdoğan’ın Suriye ile ilişkiler konusunda yaptığı tarihi açıklamalar ve Suriye ile yapılan Stratejik İşbirliği Anlaşması, Türk-Arap ilişkilerinde dünyadaki güç dengelerini yerinden oynatacak ve uluslararası politikaları yeniden şekillendirecek bir sürecin yaşandığını gösteriyor. Suriye ile yapılan bu önemli anlaşma, bugünkü Avrupa Birliği’nin ilk adımı olan Avrupa Çelik ve Kömür Topluluğu’nu oluşturmak üzere 1951 yılında imzalan Paris Anlaşması kadar önemli bir adımı oluşturuyor.

ŞENGEN DEĞİL ŞAMGEN

Başbakan Erdoğan’ın “Şengen – Şamgen” benzetmesi bu hedefi işaret eden önemli göstergelerden biri. Söz konusu iftar yemeğinde aynı masayı paylaştığımız İsrail İstanbul Başkonsolosu Moshe Kamhi’nin Başbakan Erdoğan ve Beşar Esad’ın konuşmaları sırasında heyecan ve telaş içerisinde aldığı notlar, İstanbul’da Ortadoğu ve dünya politikası açısından tarihi bir günün yaşandığını gösteren bir başka önemli ayrıntı ve yansımasıydı. İlerleyen süreçte sınırların kalktığı ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal her türlü serbest dolaşım hakkının “sınırsız” ve özgürce kullanıldığı ve atılan seri adımların bir ‘Sınırsız Ortadoğu Projesi’ne (SOP) dönüştüğü Ortadoğu’da, şüphesiz İsrail kendini rahat hissetmeyecek ve adımlar İsrail’i barışa zorlayacak bir süreç doğuracaktır.

SOP, 1948 yılından bu yana dinmeyen İsrail-Arap anlaşmazlığında barışa yönelik atılacak tarihi bir adım potansiyeli taşımaktadır. İsrail’i de içine alacak şekilde büyüyecek bir SOP projesi, İsrail’in güvenlik ve varlık sorununu ortadan kaldırırken sınırlarla var olma zafiyetini, medeniyetlerle var olma zenginliğine dönüştürerek, daha huzurlu ve güçlü bir coğrafya yaatacaktır. 1948 yılındaki sınırlar çizilinceye kadar bir Musevi – Müslüman savaşı vaki değildir. Bu nokta unutulmamalıdır. Ve yine unutulmamalıdır ki, bu coğrafya en huzurlu günlerini böyle bir anlayışın hüküm sürdüğü yıllarda yaşamıştır.

KÜRT AÇILIMI VE SOP

“Sınırsız Ortadoğu Projesi”nde en kritik dönüm noktasını Türkiye’nin başarmak zorunda olduğu “Kürt Açılımı” oynayacaktır. Türkiye, 30 senedir başını kaldırıp gelişmeye ve büyümeye konsantre olamadığı, ekonomisini, canlarını heba ettiği ve ülkeyi bir kanser gibi içten içe kemiren Kürt meselesini çözemediği için büyüyememiş, uluslararası siyasette hak ettiği yeri alamamış ve kendi coğrafyasında tarihi misyonlarını üstlenememiştir. Üzerinde çalışılan Kürt açılımının başarılması, yıllardır yoğun bakımda bitkisel hayat süren Türkiye’nin gözlerini hayata yeniden açması anlamına gelmektedir. Kürt açılımı tamamlandıktan sonra Güney Doğu, sadece Türkiye için değil bölge için de hızla ekonomik, kültürel, ticari ve sosyal anlamda bir cazibe merkezi haline getirilmeli ve Irakla olan güney sınırı kaldırılmalıdır.

BÖLGESELLİK VE KÜRESELLİK

Bölge terörden arındırılıp kardeşlik, barış, huzur, ticaret ve sosyal yaşam kültürü aşılandıktan sonra Irak’ta yaşayan Kürtler bile bu cazibe merkezinin çekim kuvvetine karşı direnemeyecektir. Hiçbir topluluk, insan hak ve hukukunun üstün tutulduğu, refah seviyesinin yükseldiği, dil, din, kültür ve bireysel değerlerin özgürce yaşandığı bir yaşam alanına dahil olmaktan kendini alıkoyamaz. Bu şekilde sınırların ortadan kalktığı, etnik, kültürel ve bireysel hakların özgürce yaşanabildiği “Sınırsız Ortadoğu”da Türkiye’nin kabusu haline gelen bağımsız bir Kürdistan devleti hayali de zaten kendiliğinden uçuşup gidecektir.

Irak ve Afganistan’da süren başarısız operasyonlar, patlak veren ekonomik kriz, oluşmakta olan bölgesel güç merkezleri dünya siyasetinde Amerikan hegemonyasının belirgin bir şekilde zayıfladığını ve önümüzdeki dönemde daha da zayıflayacağını gösteriyor. Çin ve Hindistan merkezli oluşan Güney Asya, Rusya merkezli Kafkaslar ve Orta Asya, Meksika merkezli Güney Amerika gibi bölgesel güç merkezleri yeni dünya sistemini şekillendiren oluşumlardır. Türkiye merkezli oluşacak SOP projesi oluşmakta olan bölgesel güç merkezleri arasında en güçlü ve parlak oluşum olarak ortaya çıkacaktır. Zengin enerji kaynaklarının yanı sıra, bölgenin enerji koridoru ve pazarı oluşu, geniş ticaret hacmi, jeopolitik konumu ve en eski medeniyetlerin merkezi olması hasebiyle yeni bin yılın dünyası Ortadoğu merkezli şekillenecektir.

SOP yolunda Suriye ile atılan tarihi adımlar, Ekim ayında Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun birlikte katılacakları Bağdat zirvesiyle Irak’ı da içine alacak şekilde yeni boyutlar kazanacaktır. Ürdün ve Mısırla devam edecek olan tarihi adımlardan sonra İslam Konferansı Örgütü’nün de SOP projesi’ne göre yeniden yapılandırılmasını gerektirecektir. Bir şey kesin, bu coğrafya da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bölgedeki domino taşlarının tek tek yıkılarak Ortadoğu’nun ekonomik, kültürel, siyasi anlamda en parlak yıllarını yaşayacağı bir dönemle karşı karşıyayız.

Siyah köpek büyüsü bozulmuş, lambadaki cin uyanmıştır…

Ali ŞAHİN
GASAM Başkanı
24 Eylül 2009

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER