Pakistan uzun yıllar hem yaşadığım, hem lisans ve yüksek lisansımı tamamladığım, hem de inceleyip analiz ettiğim ve de dilini bildiğim bir ülke olması hasebiyle uzmanı olduğumu rahatlıkla söyleyeceğim bir coğrafya.

Bugünlerde yoğun Türkiye gündeminden ekranlarımıza yansıyabildiği kadarıyla takip edebiliyorsanız Pakistan’ın kendi Gezi ve 17 Aralık operasyonu ile karşı karşıya olduğunu göreceksiniz.

İşin tuhaf yanı Pakistan’da yaşanmakta olanlarla Türkiye’de Gezi ve 17 Aralık süreçlerinde yaşananların hem senaryo hem de aktörler bakımından nerdeyse birbirinin aynısı olması.

Gezi olaylarında Türkiye’de aktör siyasi parti olarak CHP sokaklarda vandal kalabalıkları koordine etmekle görevliydi. Pakistan’da ise bu görevi karizmatik liberal lider İmran Han’ın Pakistan Tahreek-e-Insaf (Pakistan Adalet Hareketi) partisi üstlenmiş durumda.

Türkiye’de seçilmiş bir hükümeti devirmeye yönelik 17 Aralık operasyonunu yürüten hareketin yerini ise Pakistan’da benzer bir hareket olan Tahirul Kadri hareketi almış durumda. Tahirul Kadri de dünya ve Pakistan kamuoyu tarafından medeniyetler arası ittifak ve barış söylemleri ile tanınan birisi.

Pakistan’daki Gezi olaylarında da twitter’da dolanan onlarca sahte fotoğraflar var. Mısırda askerler tarafından vurulmuş yaralı bir gösterici twitter’da yoğun bir şekilde Pakistan’daki gösterilerde polis tarafından vurulmuş gibi servis edildi.

Türkiye ve Pakistan’daki söylemler de birbirinin tıpa tıp aynı; özgürlük ve yolsuzluk. Bu iki söylem okuryazarlık oranı % 40 lar seviyesinde olan Pakistan’da kalabalıkları hipnozlayıp sokaklara dökebilecek söylemler. Eylemciler, Türkiye’de Erdoğan’ın istifasını istedikleri gibi Pakistan’da da Newaz’ın istifasını istiyorlar.

Newaz’ı Şerif’i iyi tanırım. 1990 Şubat’ında Pakistan’a ilk adım attığımda Cumhurbaşkanı Gulam İshak Han Benazir Bhutto hükümetini görevden alıp Pakistan Parlamentosunu feshetmişti. O dönemde 14 parti ile Benazir’e karşı ittifak kuran Newaz seçimleri kazanmış ve Pakistan’da Özal dönemi gibi parlak bir dönemi başlatmıştı. Newaz o dönemde Pakistan’ın Özal’ı şeklinde anılıyordu.

Pakistan ve Türkiye gibi ülkeler ne zaman ayakları üzerinde durup, soluk alabilecek bir istikrar süreci yakalasalar mutlaka derin devlet ve gizli güçler devreye girer ve istikrar süreci hedef alınır.

Görünüşe bakılırsa bütün bir İslam Coğrafyası terör ve halk hareketleri ile savrularak yeniden dizayn edilmeye, formatlanmaya çalışılıyor.

Peki, Pakistan neden hedef alınıyor?

Aslında 1980 li yıllardan bu yana küresel güçler uluslararası kamuoyunu İran’la hipnozlamış durumdalar. Daha doğrusu İran sanki bir tehdit ve hedefmiş gibi gösterilerek uluslararası kamuoyunun dikkatleri İran üzerinde toplanırken, asıl hedef haline getirilen, vurulan, çökertilen ve korkunç bir şekilde istikrarsızlaştırılan ülke Pakistan olmuştur. Tabiri caizse küresel güçler İran’ı gösterip Pakistan’ı vurdular!

Bugün küresel güçler tarafından en büyük tehdit olarak algılanan iki ülke Türkiye ve Pakistan’dır. Türkiye, imparatorluk genetiğiyle küresel güç potansiyellerine sahip olması, son dönemlerde aşırı büyüyüp kırmızıçizgileri ihlal etmiş olması ve güç devşirmesi nedeniyle üst seviye tehdit konumuna çıkarılmıştır. ABD, Alman ve İngiliz istihbaratlarının Türkiye’yi dinleme gayretleri de bu korkunun ve tehdit algısının bir tezahürü.

Pakistan’ı asıl hedef ve tehdit haline getiren ise sahip olduğu nükleer silahlar ve nükleer yetenekleridir. Pakistan nükleer silahları kendi başına üretip nükleer yeteneğe sahip olan ilk ve tek Müslüman ülkedir. Hindistan’la giriştikleri nükleer yarışın sonucu olarak bugün Pakistan, nükleer başlık taşıyan uzun menzilli füzeler üzerinde çalışmaktadır.

Batı için nükleer silah üreten bir Müslüman ülkeden daha büyük tehdit olamaz. Bu nedenledir ki uluslararası kamuoyunda tehdit algısı yaratmak için Pakistan’ın ürettiği nükleer bombaya “İslam Bombası” adını vermişlerdi. Oysa ne İsrail’in ürettiği sayısız nükleer silahlar “Yahudi Bombası” ne de Batı aleminin ürettiği bombalar “Hıristiyan Bombası” olarak adlandırılmamıştı.

Sahip olduğu nükleer silah ve yeteneklerin yanı sıra Pakistan toplumunun ağırlıklı olarak Batı ve İsrail karşıtı bir toplum olduğu gerçeğini de göz önüne alırsak, Pakistan’ın niçin uzun yıllardır Taliban gibi terör örgütleri ve bugün İslamabad’da yaşanan halk hareketleri ile istikrarsızlaştırılıp çökertilmeye çalışıldığını daha iyi anlayabiliriz.

Şu noktayı bir kez daha vurgulamakta fayda var. Artık hedef ülkeler konvansiyonel savaşlar yerine kendi içlerinde üretilmiş terör örgütleri ve karşıt halk hareketleri ile vuruluyor. Post modern bir savaş yöntemi olan bu iki yöntem konvansiyonel savaşlara oranla daha öngörülebilir, insani ve mali olarak daha az maliyetli savaş yöntemleri. Türkiye ve Pakistan gibi hedef ülkelerin artık buna göre savunma stratejileri geliştirmeleri gerekiyor.

Paylas