Ne kahinlere, ne de kehanetlerine asla inanmam. Ama her insanda olduğu gibi bende de merak uyandıran bir etkisi vardır kehanetlerin. Nostradamus’un kehanetleri gerçekleşmiş midir veya vuku bulduğu iddia edilen kehanetler bir zorlama ya da yakıştırmadan mı ibarettir bilemiyoruz. Ancak son dönemlerde Nostradamus’un “out” Vanga’nın “in” olduğunu ve Vanga kehanetlerinin yakın geleceğe ilişkin ürkütücü kimi iddialarda bulunduğunu görüyoruz. Asıl adı Vangelina Pandeva olan Baba Vanga’yla görüşmek isteyenlerin randevuları Sofya Parapsisizm ve Telkin Bilim Kurumu’nca belirlenmiş ve sorulan sorular, yapılan açıklamalar tümüyle kayıt altına alınmış. Bu durum Vanga’nın dönemin bilim çevreleri tarafından ciddiye alındığını gösteriyor.

Baba Vanga’nın 11 Eylül saldırıları, Kursk faciası ve Rusya’nın Gürcistan’ı işgali gibi önceden haber verdiği kehanetleri olduğuna inanılıyor. Yine iddialara göre Vanga, ABD’nin 44. Başkanının (Yani George Bush’tan sonraki başkan) siyahi olacağını ve göreve gelmesinin ardından bu ülkenin büyük bir ekonomik krize gireceğini de  haber vermiş. Ancak Baba Vanga’nın asıl benim ilgimi çeken kehaneti üçüncü dünya savaşını işaret edeni. Vanga bu kehanetinde üçüncü dünya savaşı için doğuyu gösteriyor ve nükleer silahların kullanılacağına işaret ediyor.

Hindistan’a Nükleer Teşvik

Geçtiğimiz Ay Pakistan’dan arayan bir dostumla telefonda sohbet ederken, söz çoğu kere olduğu gibi dönüp dolanıp Pakistan – Hindistan ilişkilerine dayandı. Pakistanlı dostum Hindistan Genel Kurmay Başkanı  Deepak  Kapoor’un Çin ve Pakistan’la aynı anda savaşarak her iki ülkeyi de 6 gün içinde yenilgiye uğratacak savaş gücüne eriştikleri yönünde bir açıklama yaptığını söyledi. Bu haberi ilk başlarda yüksek gerilimli Hindistan-Pakistan ilişkilerinin bir sonucu olarak Pakistan kamuoyunda üretilmiş asparagas bir haber gibi algıladım ve dostumun ısrarlarına rağmen doğruluğuna ihtimal vermedim. Uluslararası toplum tarafından tarihinde hiç olmadığı kadar önemsenen ve ciddiye alınan Hindistan gibi bir ülkenin Genel Kurmay Başkanı’ndan haliyle daha sorumlu bir açıklama bekleniyor.
Ancak yaptığım araştırmalar ve Deepak Kapoor’un daha çok Güney Asya basınında yer bulan bu provakatif açıklamaları Pakistanlı dostumu haklı çıkardı. Kapoor’un bu cüretkar çıkışı uzun süredir zihnimi meşgul eden bir karanlığın da biraz daha aydınlanmasını sağladı.
Deepak Kapoor’un bu açıklamalarının üzerinden çok fazla zaman geçmeden Hindistan Güney Asya’da stratejik dengeleri altüst edecek adımlar atmaya başladı. ABD, Fransa ve İsrail ile nükleer silah ve teknoloji alanında yakın ilişkiler kurarak çevresinde oluşan Çin-Pakistan kuşatmasına karşı çok güçlü bir kalkan oluşturdu. Bununla da sınırlı kalmayan Hindistan nükleer kulübün bir diğer önemli üyesi olan Rusya’yı da yanına almak istedi. Hindistan 13 Mart tarihinde ülkeyi ziyaret eden Rusya Başbakanı Putin’le çoğunluğu nükleer amaçlı 10 milyar doları aşan 19 anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaların en önemli kısmını ise Rusya tarafından inşa edilecek 12 nükleer santral ve Hindistan için stratejik öneme sahip uçak gemisinin modernizasyonu oluşturuyor.

1974  yılında ilk nükleer denemesini yapan Hindistan, 1998 yılından bu yana da Nükleer silah üretme yeteneğine sahip ülkeler arasında yer alıyor. Bugün itibariyle 70’in üzerinde savaş başlığına sahip olduğu düşünülen Güney Asya’nın bu dominant ülkesi, taşıma sistemlerinin menzilini genişleterek Türkiye’yi de içine alan 6  bin km menzile sahip kıtalar arası balistik füzeler geliştirmiş durumda.

Nükleer Hint Kurnazlığı

Dünyanın karşı karşıya bulunduğu mevcut konjonktür, iki açıdan Hindistan’a nükleer alanda cesur ve ciddi adımlar atması için fırsatlar sunuyor. Bunlardan ilki dünyanın içinden geçtiği ekonomik buhran. Hindistan ekonomisini büyüten etkenlerden biri de kanıksanmış fakirlik. Halk zaten yoksulluk içinde doğup büyüdüğü için ekonomik krizlere dirençli bir topluma sahip Hindistan. Bu nedenledir ki, özellikle Batı âlemini etkisi altına alan ekonomik kriz Hindistan’da nerdeyse hissedilmedi. Hindistan bu süreçte özellikle nükleer kulübün ileri gelen ülkelerine milyar dolarları aşan nükleer ihaleler vererek doğru bir zamanlama ile hem nükleer alanda ilerleme kaydediyor, hem de bu ülkeleri birer müttefiki haline getiriyor.

Hindistan’a bu yönde cesur adımlar attıran ikinci neden ise Batı’nın özellikle de ABD ve İsrail’in Pakistan ve İran’ın nükleer varlığını “İslami Nükleer” tehdit şeklinde algılaması. Hindistan, Batıyı ürküten bu paranoyaya dönüşmüş  tehdit algısından yararlanarak ve kendini bölgede bu tehdidi dengeleyecek karşı bir güç pozisyonuna oturtarak Batının desteğini almaya çalışıyor. Nitekim Hindistan’ın özellikle Pakistan’ın nükleer varlığını ortadan kaldırmaya yönelik İsrail’le olan işbirliği uzun yıllardır bilinen bir gerçek.

Hindistan’ın Süper Güç Olma Hayali

Hindistan, konjonktürün sunmuş olduğu bu fırsatlarla son birkaç yıldan bu yana ABD, Fransa, İsrail ve son olarak Rusya ile nükleer alanda işbirliğine giderek çok önemli stratejik bazı hedeflere ulaşmaya çalışıyor.

Bu hedeflerden ilki Çin ve Pakistan tarafından kendisine karşı oluşturulmuş olan nükleer kuşatmayı kırmak.  Hindistan ABD, Fransa, İsrail ve Rusya’ya milyar dolarları aşan nükleer ihaleler vererek (bir nevi rüşvet gibi) bir yandan nükleer savaş kapasitesini artırırken diğer yandan da nükleer kulübün bu güçlü ülkelerini yanına almak suretiyle Çin-Pakistan nükleer tehdidine karşı güçlü bir savunma kalkanı oluşturmayı hedefliyor.  Ve bugüne kadar attığı adımlarla da bunda başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Hindistan’ın söz konusu ülkelerle nükleer yakınlaşma içine girerek varmak istediği  ikinci hedef ise; Pakistan ve İran’ın nükleer çalışmalarının uluslararası kamuoyu tarafından yoğun baskı altına alındığı bu dönemde, nükleer kulübün lider ülkeleriyle nükleer işbirliğine giderek kendi nükleer silah ve yeteneklerini uluslararası arenada meşrulaştırmak ve güvence altına almak.

Üçüncü hedef ise bir “süper güç” olma hayali. Hindistan % 8 ‘lerde seyreden ekonomik büyüme hızı, teknoloji alanında sahip olduğu yüksek yetenek, yürütmekte olduğu uzay çalışmaları, bir milyar iki yüz milyon civarındaki dinamik nüfusu, uçak gemilerine sahip güçlü ordusu ile süper güç potansiyellerine haiz bir ülke. Hindistan söz konusu nükleer anlaşmalarla nükleer alanda da arzuladığı seviyeye gelerek süper güç olma hayalini gerçekleştirmek arzusunda.

Bu hedeflerin yanı sıra Hindistan,  bölgedeki en önemli rakibi olan Pakistan’ın içinden geçtiği bu istikrarsız ve zayıf süreci de iyi değerlendirerek özellikle Pakistan’la olan nükleer rekabetinde arayı açmak niyetinde. Ancak bu adımlar mutlaka karşı tarafta da atılacak yeni adımları tetikliyor.  Karşılıklı olarak atılan bu adımlarla birlikte özellikle son dönemde  Güney Asya’nın nükleer silahlanma ve nükleer risk bakımından çok kırılgan ve hassas bir bölge haline geldiğini görüyoruz.

Güney Asya Nükleer Açıdan Hassaslaşıyor

Hindistan nükleer kurnazlığı bu şekilde gelişirken diğer yandan Güney Asya’da çok hassas ürkütücü bazı yapılanmalar ve dengeler oluştuğunu görüyoruz. Özellikle Afganistan’ın işgaliyle başlayan süreçten sonrasını izlemeye aldığımızda Güney Asya’da çok kapsamlı bölgesel bir savaşın olgunlaştırıldığını ve bölgenin dokularının zayıflatılarak nükleer bir savaşa duyarlı hale getirildiğini söyleyebiliriz. Günümüzde en hassas nükleer savaş şartlarının nerede olgunlaştığı şeklinde bir soru soracak olsak sanırım Güney Asya’dan başka işaret edecek bir başka bölge yok.

Güney Asya’da oluşan nükleer savaş şartlarına bir göz atacak olursak:

1- Güney Asya bölge olarak Pakistan, Hindistan, Çin ve İran gibi birbirlerine komşu ve rakip nükleer ülkelerin var olduğu bir bölge. Pakistan – Hindistan başta olmak üzere  Çin – Hindistan gerilimi bölgede nükleer bir savaşın fitilini ateşleyebilecek çok hassas gerilimler.

2- Bölgede çıkarılacak kapsamlı nükleer bir savaşla ABD, son 10 yıldır hızla gelişen  ve dünya üzerindeki ABD hegemonyasını tehdit eden Hindistan – Çin kaynaklı ekonomik ve siyasi güç merkezini ortadan kaldırma fırsatı yakalarken, Çin ittifakından dolayı böyle bir savaşın içinde mutlaka bulunacak olan Pakistan’ın yıkıma uğramasıyla da İsrail Ortadoğu’da rahat bir nefes alacaktır. Özetle bölgede şartlar testileri birbirine vurarak kırmak için elverişlidir.

3- Güney Asya adeta bir terör laboratuarı haline getirilerek bölgedeki ekonomik ve siyasi istikrar ortadan kaldırılmıştır. Son derece aktif olan ve her geçen gün yenileri geliştirilen terör örgütleri bölgedeki nükleer savaş hassasiyetini ve riskini daha da artırmış durumdalar. Nitekim Hindistan’daki Mumbai baskını ile bölgedeki terör oluşumlarının iki ülkeyi birkaç gün içinde savaş noktasına nasıl taşıyabilecekleri test edilmiştir. Afganistan’ın işgali ile birlikte Afganistan ve Pakistan’da geniş otorite boşlukları oluşturulmuş ve bölgede Hindistan için Dekkan Mücahidin, İran için Cundullah, Pakistan için Pakistan Taliban Hareketi gibi her hedefin dokusuna uygun terör örgütleri geliştirilmiştir. Güney Asya’daki terör örgütleri hedef ülkelerin sinir sistemlerini adeta tahrip ederek nükleer bir savaşın şartlarını oluşturur durumdalar.

4- Güney Asya’da planlanan kapsamlı bir savaşın diğer önemli bir göstergesi ise Afganistan’da halen sürmekte olan büyük askeri yığınak. El Kaide ve Taliban bahane edilerek işgal edilen Afganistan, işgalin üzerinden geçen 9 yılın ardından tam bir askeri şantiyeye dönüşmüş durumda. Ekim 2010 itibariyle Afganistan’daki sadece ABD askeri varlığı 100 bini bulacak. NATO güçleriyle birlikte bölgedeki yabancı askeri varlığı 150 bine ulaşmış olacak. Şimdi kim kalkıp böylesine büyük bir askeri varlığı sadece El Kaide ve Talibanla mücadele şeklinde açıklayabilir. Afganistan, Orta Asya, Güney Asya, Uzak Doğu, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun buluşma ve kesişme noktasıdır. ABD Afganistan’da bulunarak tüm bu bölgeleri kontrol altında tutmakta ve Asya’yı Afganistan üzerinden yeniden şekillendirmektedir.

5- Bölge nüfusu dünya nüfusunun üçte birini barındırmaktadır. ABD ve batılı çevreler nazarıyla bölgenin insan yapısına bakıldığında böyle bir nükleer savaş için feda edilebilecek, kobay gibi kullanılacak niteliksiz ve yoksul insan yığınlarından oluştuğu görülmektedir. Bunlar içinde İsrail’in varlığını tehdit eden Pakistan gibi radikal bir topluluk da olunca bölge nükleer bir savaş oluşumu için en ideal şartları oluşturmuş oluyor.

Güney Asya’da kopartılacak nükleer bir kasırganın propagandası ise uzun bir süredir dünya kamuoyunun şuur altına sinsice zerkediliyor. Bölgedeki radikal terör örgütlerinin Pakistan’ın nükleer silahlarını ele geçirmeleri durumunda dünyayı bir felaketin beklediği yönünde sürekli yinelenen telkinler, dünya kamuoyunu Güney Asya’da planlanan nükleer bir savaşa hazırlamak için uygulanan psikolojik bir terapi niteliğinde.

Hindistan Genel Kurmay Başkanı Deepak Kapoor’un Çin ve Pakistan’ı aynı anda tehdit etmek gibi akıl almaz bir cesareti ortaya koymasını da hesaba katarsak, Güney Asya’ya ilişkin çok ciddi ve tehlikeli bir savaş senaryosunun uygulamaya konulduğunu söylemek abartı olmayacaktır sanırım.

ABD Güç Tazeler, İsrail Rahatlar

Güney Asya’da kopartılacak nükleer bir savaş kasırgası ABD ve Batı dünyasından uzak bir coğrafyada gerçekleşeceği için ortaya çıkacak yıkımdan zarar görecek olan da büyük ölçüde doğu toplumları olacaktır. Böyle bir savaş sadece Güney Asya ile sınırlı kalır mı? Bunu tahmin etmek zor. Ancak böylesine güçlü bir savaştan sonra ABD hegemonyası için orta vadede büyük bir tehdit olan  Çin ve Hindistan’ın felç edilmesi küresel güçlerin yeni dünya düzenini kendi menfaatleri doğrultusunda yeniden şekillendirmelerini kolaylaştıracaktır. Böyle bir savaştan en büyük zararı görecek ülkelerden biri de Pakistan olacaktır. Bush’un deyimiyle Pakistan uğrayacağı yıkımla yontma taş devrine dönecek ve Ortadoğu’da İsrail rahat bir nefes alacaktır.

Doktorlar bir hastayı ameliyata aldıklarında hastanın çürük diş, bademcik gibi sorunlarına müdahale ederler. Bu açıdan bakıldığında Güney Asya’da kopacak nükleer bir fırtınada İran’ın ABD ve İsrail tarafından yürütülecek bir operasyona maruz kalması kaçınılmaz olacaktır. Savaş sonrasının doğuracağı psikolojik atmosfer ABD’nin dünya üzerinde zayıflamaya yüz tutan hegemonyasını yeniden ve daha güçlü tesis edecektir. Kuşkusuz Güney Asya’ya ilişkin savaş senaryolarını planlayanlar savaşın muhtemel sonuçlarını da bu şekilde görmekteler…Ama gerçek olan bir şey var ki o da üretilen bir savaşı planlanan şekilde sonlandırmanın zorluğu.

Baba Vanga’nın bölgeye ilişkin kehanetleri ilerleyen süreçte ne şekilde tecelli eder bilemeyiz. Ancak Güney Asya üzerinde karanlık bulutların kümelendiğini ve büyük bir kasırga için şartların oluşmaya başladığını net bir şekilde görebiliyoruz.

Ali ŞAHİN
Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı
23.03.2010

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here