Hindistan (Hint Yarımada) Siyasi Coğrafya

Hint Yarımadası, 1947 tarihine kadar bugün Bangladeş, Hindistan ve Pakistan’ın siyasi coğrafyasını kapsamaktaydı.  Hindistan Hilafet Hareketinin yaşandığı siyasi coğrafyayı bugün okuduğumuzda hâlihazırda Bangladeş, Hindistan ve Pakistan devletlerinde yaşayan tüm Müslümanların hareketi olarak tanımlamamız gerekmektedir. Bu okumanın dışındaki tüm okumalar hatalı okumalardır!

Hindistan’ın Müslümanlarla Tanışması

Hindistan Müslümanlarla ilk 712 yılında Emevi Devleti komutanı Muhammed B. Kasım’la tanışmıştır.  Bunu takiben Gazneliler’in fethi göründü. 1526 yıllarına gelindiğinde Babür Şah tüm Hindistan’ı fethederek Babür İmparatorluğunu kurdu. Bu devlet, İngilizlerin Hindistan’ı işgaline kadar bölgede 342 sene Müslümanların hükümranlığı Hindistan’da sürdü. Babür İmparatorluğu zamanında Hindistan’da yüzlerce büyük İslam Âlimi yetişti. Böylece İslam mührü Hint yarımadasına vurulmuş oldu.

İngilizler’in Hindistan’ı Keşfi

1600’lü yıllarda Kraliçe I.Elizabeth döneminde İngiltere ile Hindistan arasındaki ticaret ilişkilerinin tek elden yürütülmesi için British East India Company adlı uluslararası sömürge şirketi, Avam kamarası tarafından yetkilendirildi. İngiltere; 1640’ta Madras’da (Chennai), 1668’de Bombay’da ve 1690’da Kalküta’da ilk İngiliz ticaret merkezlerini kurdu. İngilizler yarımadada demir, kömür gibi madenleri işletme, çay üretimi ve pamuk gibi para getiren ülke kaynaklarıyla uğraşıyordu. İngilizler ticari amaçlarla Hint yarımadasına ayak bastılar daha sonra ise Babür İmparatorluğun yönetim zaaflarından faydalanılarak, yarımadanın etnik ve dini yapıları arasında ayrımcılığı besleyerek, 1803 yılında Pencap bölgesi dışında bütün Hindistan, İngilizlerin yönetimi altına girmiş oldu. 1857 yılına gelindiğinde ise Babür İmparatorluğunu yıkarak, tüm Hindistan yarımadası İngilizlerin hâkimiyetine girmiş oldu.

Hindistan Hilafet Hareketi

Hilafet kavramı, İslami terminolojiden asla ayrı düşünülemeyen, İslami siyasi ve hukuki yönetim makamına ve yöntemine verilen isimdir. Hilafetin tamamen Sünni bir kurum olduğu ve Şiilerin halifenin dini üstünlüğünü ve manevi makamını tanımadığı bir gerçek olduğunu yorumlayabiliriz.  Hindistan Müslümanlarına göre; Osmanlı Sultanı yalnızca Osmanlı İmparatorluğun başı değil, aynı zamanda Yavuz Selim’den bu yana İslam Ümmetinin de halifesi olduğunu açıkça beyan etmişlerdir. Bu yüzden halifenin yetkileri korunmalı ve hilafet sorunu konusunda Hindistan Müslümanları İngilizlere karşı birleşti. Hindistan Müslümanlarının fikir birlikteliği; Osmanlı İmparatorluğu 1.Dünya savaşından önce olduğu gibi ayakta olmalıydı fikrini savunmuşlardır. Bu nedenle Osmanlı topraklarının parçalanmasına asla rıza göstermeyen Hint Müslümanları, itilaf devletlerinin Osmanlıyı parçalamalarına karşı çıktılar. Bu karşı çıkış Hilafet hareketini doğurdu!  Hindistan Müslümanlarının, halifenin geleceği hakkındaki kaygıları İslami inançlarından kaynaklanıyordu. En önemli Hilafet Hareketi Liderleri; Muhammed Ali, Seyyid Hüseyin, Mevlana Seyyid Süleyman Nedvi’dir.

Hilafet Hareketi Liderleri ve İngiltere Başbakanı’yla Görüşmeleri

19 Mart 1920 yılında Londra’da, Hilafet Hareketi liderlerinden; Sayın Muhammed Ali, İngiltere Başbakanı Sayın David Lloyd George’un kabulünde Hilafeti şöyle savunuyor “Emirü’l – Mü’mininin dini korumak için daima yeterli toprağa, deniz ve kara gücüne ve mali kaynaklara sahip olması gerekir. Bu kaynakların tamamı “dünyevi güç” olarak da özetlenebilir. Kur’anda “dinde zorlama yoktur” buyuruluyor. Çünkü gücün kullanılabileceği tek yer ve zaman, düşmanlarının güç kullanarak İslam’a karşı savaştığı zamandır. Müslümanın daima koruması gereken bir ilahi emanet vardır; dinin savunulması ve tanrının maksatlarına hizmet edilmesi için gereken her şeyi yapması, aksi davranış, emanete hıyanet olur. Dünya hale güce dayandığından, Halife dünyevi güçten yoksun bırakılamaz.” Bu tarihte Hilafet Hareketi Liderleri İngiltere Başbakanı’yla hilafet konusunda uzun bir tartışmaya girmişlerdir. Ben sadece o görüşmeden kısa bir diyalogu yansıttım.

Hilafet Hareketi’nin Tezi

  • Osmanlı, dünyada varlığını sürdüren tek Müslüman siyasi güçtür. Eğer Osmanlı Hilafeti yıkılırsa bu İslam açısından telafi edilemez bir kayıp olacaktır.
  • Her ırk ve milliyetten Müslüman, geçmişte İslam’ın koruyuculuğunu yapan Osmanlıya yardım etmelidir. Türkler yüzyıllarca din uğruna canlarını vermişler, İslam’ın zaferi ve yüceltilmesi için mücadele etmişlerdi. Bu zor zamanlarında onlara yardım etmemek affedilemez bir nankörlüktür.
  • İslam’ın kutsal mekânlarının daima Müslümanların kontrolünde olması, İslam inancının ayrılmaz bir parçasıdır.
  • Halifenin, kutsal mekânların üstün hâkimi olması da İslam’ın temel esaslarındandı. Bu yüzden, Hicaz, siyasal bakımdan Osmanlı kontrolünden çıkarılsa bile, Hicaz Kralının yetkisini Sultan-Halife’den alması gerekiyor.
  • Müslümanlar, Ceziret’ül Arab’ın asla gayrimüslim kontrolüne girmemesi gerektiğine inanmaktadır.

Hindistan Hilafet Hareketinin samimiyetinde kuşku yoktur. Bu hareketin liderleri, kanaatlerinden emin ve sarsılmaz imana sahip kişilerdi. Doğruluğuna inandıkları değerler için hapishaneye girmekten ve hatta darağacına asılmaktan bile çekinmemişlerdir. Bu meselede ödün vermek, dinden çıkmakla aynı şeydi. Politikada da pazarlık olabilirdi ama dinde asla pazarlık yapılamazdı. Hilafetin, en ufak bir yetki kaybı olmaksızın güvende olması ve devamlılığı Hindistan Müslümanları için her şeyden daha önemliydi!

Osmanlı Devleti’ne karasal bağı olmayan 5.000 km uzaktaki bir Müslüman topluluğun, Osmanlı Hilafetine olan inancı ve saygınlığını kısaca yansıtmış olduk. Kesinlikle Hindistan Hilafet Hareketi akademisyenlerimiz tarafından araştırılmalı ve üniversitelerimizde alan kürsüleri kurulmalı ki hilafet liderlerinin o vermiş oldukları kutlu yürüyüşü ve mücadeleleri yapılan araştırmalar sonucu daha iyi anlaşılacağını ve anlayacağımızı düşünüyorum. En azından Hilafet Hareketini başlatanların ruhunu şad etmek zarafetinde bulunmak için akademik araştırmalar ve arşiv fotoğraf sergilerini yürütmeliyiz. Şunu asla unutmamalıyız! Dört bir yanımız düşmanlarla çevrilmişken hatta bu coğrafyadan tüm milli ve tarihi varlığımızı söküp atmak istedikleri an, en güçsüz düşürüldüğümüz vakit, bizlere ellerini ve gönlünü uzatmakta tereddüt etmeyen Hindistan Müslümanlarının insani ve tarihi yardımlarının hikâyelerini güncellemeliyiz!

Türkiye-Güney Asya İlişkileri

Türkiye-Güney Asya ilişkileri doğal, tarihi ve kültüreldir. Bölge ile ilişkilerimiz yüzyıllardır süren güçlü, tarihi ve kültürel bağların yanında bir o kadar da sosyokültürel ve ekonomik bağlarımızın zayıf olduğunu görmekteyiz.

Türkiye’nin Güney Asya ilişkilerinde tarihi ve kültürel avantajları olmasına rağmen devletler diplomasisinde ve stratejik ilişkilerde yeterli olarak bu havzadan faydalanılmadığı, altyapılarının oluşturulmadığını ifade edebiliriz. Son yıllarda devletimizin bölgeye yapmış olduğu çalışmaları takdirle izlerken, yapılan çalışmaların yeterli olmadığını bazı eksikliklerin devam ettiğini izlemekteyiz.

Türkiye-Güney Asya ülkeleriyle yüksek düzeyli stratejik, ekonomik ve bilimsel araştırmalar işbirliği alanlarında yeni yapılanmaya gidilmesi, bölge halkının sosyal refahını artıracak ve tarihi kültürel bağlarımızı geliştirecektir.

 

Paylas

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here