Subversion uluslararası ilişkiler literatüründe kullanılan politik bir ifade.  Terim olarak bir rejimin askeri, ekonomik, psikolojik ve politik gücünü veya moralini içten yıkmak için ülke vatandaşlarının bağlılığını ve rejime olan güvenini ortadan kaldırmaya yönelik provokatif teşebbüsler anlamına gelir. “Unconventional warfare” yani “gayrinizami harp” şeklinde de tanımlayabileceğimiz bu ifadeyi  biraz daha açacak olursak; Ülke içerisindeki provokasyona açık etnik, dini, siyasi vb. kesimlerin düşman bir ülke ya da unsurlarca provoke edilerek, söz konusu hedef ülkenin çatışma ortamına sürüklenmesi ve istikrarsızlaştırılması için kurgulanan düşmanca girişim şeklinde açıklayabiliriz.

Örneklendirmek gerekirse. PKK ve Kürt meselesi bu anlamda Türkiye’nin gelişmesini, büyümesini, bölgesel ve küresel bir güç konumuna gelmesini engellemek için dış güçlerce uygulanan bir subversion olayıdır. Geçmişte yaşadığımız “Alevi-Sünni”, “Sağ-Sol” çatışmaları da böyleydi.

Yeryüzündeki düzeni kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirmek isteyen küresel güçler, karşılarında engel olarak gördükleri potansiyel güç ve tehdit içeren ülkelere yönelik, terör, kaos, etnik ve mezhep çatışmaları gibi stratejiler uygulayarak hegemonyalarını sürdürmek isterler.

Tabi burada asıl mesele, subversion olayına maruz kalan hedef ülkelerin siyasal, ekonomik, demografik ve kültürel altyapısının ne denli böyle bir gayri nizami harbe imkan tanıdığı noktasıdır. Ülkelerin halklarına sunduğu demokratik hak ve hürriyetler, dini ve kültürel özgürlükler, dirençli ekonomiler subversion saldırısının savuşturulabilmesi için önemli bir savunma kalkanı niteliği taşırlar.

İran’da son dönemlerde dozu artırılan ve can kayıplarının da yaşandığı siyasi kriz, yine  Pastarları (İran Devrim Muhafızları) hedef alan terör saldırıları, uzun süredir uyuyan bir hücre konumunda bekletilen ve İran’ı hedef alan Cundullah örgütünün aktif hale getirilmesi tüm bunlar İran’ın güçlü ve kararlı bir subversion saldırısı ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor. ABD ve İsrail’in başını çektiği, ortalarda çok görünmeden ürettiği keskin stratejilerle söz konusu saldırı politikalarının bir parçası olan ve sonuçlardan maksimum düzeyde nemalanan İngiltere’nin de aralarında bulunduğu küresel güçler, İran rejimini çökertmeye yönelik bu subversion savaşının karşı cephesini oluşturuyorlar.

Ortadoğu haritasını masamıza uzatıp İsrail’i merkez alalım ve içerisine Libya, Mısır, Irak, İran, Pakistan’ı alan geniş bir daire çizelim. Ortadoğu’nun son 30 yıllık tarihine dönüp baktığımızda, harita üzerinde saydığımız ülkeleri de içine alan coğrafyada İsrail için özellikle nükleer silahlardan arındırılmış, geniş  bir güvenlik zonu yaratılmaya çalışıldığını görürüz.  Libya’nın nükleer çalışmalarına yönelik müdahale ile başlatılan ve Kaddafi’nin (nasıl olduğunu hep merak ettiğim!) pes ettirilmesi ile sonuçlanan İsrail için güvenlik alanı yaratma çabaları, Mısır rejiminin pasifleştirilmesi, Irak ve Saddam rejiminin çökertilmesi ile devam etti. Bugün ise söz konusu “nükleer güvenlik şeridi projesi”nin hedefine İran ve Pakistan’ın oturtulduğu görüyoruz.

İran Sabırla Kapsamlı Bir Müdahaleye Hazır Hale Getiriliyor

İran, oturmuş İslam rejimiyle küresel güçler karşısında dik durabilen, dirençli bir ülke. Yıllardır uygulanagelen tüm uluslararası ekonomik, siyasi yaptırım ve tecrit politikalarına rağmen dik durmakla kalmayıp, tabiri caizse küresel güçlere karşı “diklenip” meydan okuyan bir ülke aynı zamanda. Tüm bunlarla birlikte İran, kadim devlet geleneği, dışarıdan gelecek saldırılara karşı sahip olduğu zor coğrafyası, enerji zenginliği ve savaşçı Fars ruhuyla Batı karşıtı cephenin en çetin cevizi. İran, 1979 yılında gelişen ve batı dünyasını bir baskın gibi şok eden İran İslam Devrimi sonrası, Batılıların kurguladığı bir savaş senaryosu ile Irak’la tam 8 yıl savaştırıldı. Devrim nedeniyle tecrübeli ve yetişmiş birçok generalini idam etmiş, ordusunu yeniden yapılandırmaya fırsat bulmadan hazırlıksız yakalanan İran, Batılı ülkelerin her türlü yardımını alan Irak’a karşı önemli bir direniş göstermiş ve savaşı kaybetmemiştir. O Irak, bugün  ortada yokken İran, nükleer çalışmalar yürüten, kendi savunma sistemlerini geliştiren, ekonomik ve siyasi açıdan dirençli bir ülke haline gelmiş durumda.

Yine devrim sonrası rehin alınan ABD Büyükelçilik personelinin kurtarılmasına yönelik ABD’nin başarısız girişimi de, İran’a kapsamlı bir operasyon konusunda küresel güçleri düşündüren ve temkinli olmaya iten diğer bir nokta. Tüm bu gerçekler küresel güçleri İran tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik sabırlı bir strateji izlemeye itmiş bulunuyor. Bu sabırlı stratejinin en önemli ayağını ise İran Rejimi’nin siyasi, etnik, mezhep çatışmalarına sürüklenerek yıpratılması ve kapsamlı bir müdahaleye hazırlanması oluşturuyor. Bu stratejinin bir diğer önemli ayağı ise Afganistan ve Pakistan’ın terör laboratuarı haline getirilen otorite dışı bölgelerinde İran’ın dokusuna uygun üretilen terör örgütlerinin devreye sokularak, İran’daki güven ve istikrarın ortadan kaldırılması. Uzun süreden bu yana pasif konumda bekletilen Cundullah örgütü, Pakistan’ın İran’la güneybatı sınırını oluşturan Belucistan eyaletinde aktif hale getirilmiş durumda. Belucistan eyaleti bir bölümü İran içlerine kadar uzanan çöl ve dağlık arazilerden oluşan ve Pakistan’ın nerdeyse yarısını oluşturmasına rağmen nüfus yoğunluğu çok düşük düzeyde, ıssız bir bölge. Yani İran’ı istikrarsızlaştırmaya yönelik terör saldırıları için kusursuz bir zemin.

İran’da yaşayan Sünnilerin haklarını savunmak için Şiilere karşı mücadele verdiğini iddia eden Cundullah örgütü, 2009 yılı Temmuz ayında, İran’ın Pakistan’a sınır Zahedan kentindeki bir camide ibadet halindeki cemaate düzenlediği ölümcül intihar saldırısı ile ilk eylemini gerçekleştirmiş oldu. Seçimlere hazırlanan İran’da gerçekleşen bu saldırının temel hedeflerinden biri de seçim gerginliğini de işin içine katarak İran’da büyük bir kaos ortamı yaratmaktı. Bu saldırıyı, 2009 yılı içinde Humeyni’nin Kum kentinde bulunan mozolesine yönelik başarısız intihar saldırısı teşebbüsü ve bir İran yolcu uçağının tuvaletine yerleştirilen ve mürettebat tarafından son anda fark edilen bombalı saldırı girişimi izledi. Bu yönde en ağır saldırı darbesi ise bir askeri tatbikat sırasında İran Devrim Muhafızlarına yönelik yapılan ve 42 muhafızın yaşamını yitirdiği saldırı oldu. İran’ın uluslararası haber kanalı Press TV’de soruları yanıtlayan Cundullah örgütü lideri Abdülmelik Rigi’nin kardeşi Abdülhamid Rigi, Rigi’nin çeşitli kereler Pakistan’ın Karaçi kentinde CIA ajanlarıyla bir araya gelerek silah ve para desteği aldığını, bu görüşmelerden birinde bizzat kendisinin de hazır bulunduğunu dile getirdi.

Ülkedeki huzur ve istikrar ortamını terör saldırılarıyla mezhep çatışmasına dönüştürerek  ortadan kaldırmak, ekonomik istikrarı sekteye uğratmak ve İran’ı kendi içinde bir savaşa sürükleyerek rejimi çökertmek isteyen küresel güçler, yaklaşmakta olan İran seçimlerini de ihmal etmediler. Gerek seçim öncesi, gerekse seçim sonrası oluşmuş olan hassas seçim atmosferi ve gerilmiş sinirler, zaten subversion saldırısı için uygun şartları kendiliğinden oluşturmuştu. Her nerede olursa olsun hiçbir seçim tertemiz bir seçim değildir. Bu ABD’de olsa böyle, Türkiye ya da İran’da da olsa böyle. Ne kadar temiz olursa olsun detaya indiğinizde her seçimde mutlaka kirlilik bulursunuz. Bu hassas nokta ve  muhalefet lideri Musavi ile Ahmedinecad arasındaki rekabetin doz ve harareti, batılı medyanın da yoğun müdahalesi ile artırılarak, İran seçimleri bir düşmanlığa dönüştürüldü. Musavi önderliğindeki muhalefet, subversion saldırılarının en önemli unsurlarından biri olan batılı medya gurupları tarafından özgürlükçü ve rejim aleyhtarı gibi lanse edildi. Batı basınının Musavi’ye gösterdiği bu yakınlık ise İran rejimi tarafından rejime ihanet şeklinde algılanınca küresel güçler bir siyasi istikrasızlık yaratma noktasında hedeflerine ulaşmış oldular. Bırakın İran halkını, İran seçimlerine ilgi duyan ve yakından izleyen ilgili dünya kamuoyu bile ikiye bölündü. Örneğin İstanbul Milletvekilleri Lokman Ayva, Nursuna Memecan ve eşi Salih Memecan ile Strasbourg’da bu konuyu uzun uzadıya hararetli bir şekilde tartıştığımızı hatırlıyorum. İran’da Ahmedinecad ile Musavi arasında yaratılan düşman kardeşler psikolojisi, yoğun halk kitleleri üzerinde kontrolü güç ve önü alınmaz bir kaos ortamı yarattı. İran halkı bir anda reformcular ve gelenekçiler diye birbirlerine diş bileyen iki farklı kampa ayrıldı.

İran içlerinde bunlar yaşanırken, ülkeyi çevreleyen sınırlarda da çok önemli hareketlilikler yaşanıyor. İran güney ve güney doğusundaki Irak, doğu ve kuzeyden Afganistan, batıda ise Pakistan’da bulunan ABD – NATO askeri varlığı tarafından kuşatılıyor. Barak Obama’nın yeni Afganistan stratejisinin bir parçası olarak Afganistan’a gönderilen 30 bin Amerikan askerinin, Afganistan’ın İran ve Pakistan sınırını oluşturan Helmand bölgesine konuşlandırılması oldukça anlamlı olsa gerek. Türkiye’de İncirlik üssünün varlığı da hesaba katılacak olursa İran, içerde siyasi istikrarsızlık ve terör eylemleri ile iç organları ve dokuları tahrip edilerek zayıflatılırken dışarıda ise dört bir yandan büyük bir kuşatma altına alınıyor. Kısacası İran içerde ve dışarıda yürütülen hazırlıklarla küresel güçler tarafından adım adım kapsamlı bir müdahalesi için hazır hale getiriliyor.  ABD’nin sözde ‘terörle savaş’ safsatalarıyla Afganistan’a yerleşerek vurmak istediği önemli birkaç hedeften birini de İran oluşturuyor. İran, Pakistan, Hindistan ve Çin bu bölgede arka arkaya dizilmiş nükleer bir zincirin halkalarını oluşturuyorlar. İran ve Pakistan’daki taşların devrilmesi ile domino etkisi yaratarak diğer taşların da devrilmesi hedeflenmektedir. Bölge haritasına baktığımızda ABD’nin Afganistan’a yerleşerek bu ülkelerin oluşturduğu halkanın göbeğine yerleşmiş olduğunu görürüz.

İran Bu Kumpastan Nasıl Kurtulur?

Peki İran böylesine büyük ve sabırlı kumpastan, sebversion savaşından kendini kurtarabilir mi? İran’ın bu yönde atması gereken ilk ve en önemli adım hemen kendi açılımını başlatmasıdır. Bir devletin tebaasına sunduğu özgürlük kendisine sadakat olarak döner. İran Türkiye’nin de yıllardır içine düştüğü, kendi kendisiyle çatışır hale getirildiği baskıcısı izler taşıyan rejim anlayışını gözden geçirmelidir. Tabi ki her ülkenin kimi vazgeçilmez değerleri vardır ve olmalıdır. Ancak bu değerler hiçbir zaman insanların bireysel yaşamlarını, hak ve özgürlüklerini baskı altına alacak ve halkı devletinden soğutup uzaklaştıracak değerler olmamalıdır. Yıl 1994. Uluslararası İlişkiler alanında lisans ve yüksek lisan yaptığım Karaçi Üniversitesi tatile girmiş ve ben karayolu ile İran üzerinden otobüslerle aktarmalar yaparak Türkiye’ye dönüyorum. Tahran’a indiğimde kendimi sokaklara atarak İran’ı ilk kez görüyor olmam hasebiyle kenti tanımak istedim. Bir cadde üzerinde yürürken birkaç metre ilerde bir kapı aralandı ve 6-7 yaşlarında bir kız çocuğunun kafası usulca dışarı doğru çıktı. Bedenini çıkarmadan başını tedirgin ve teyakkuz halinde sağa ve sola çevirerek dikkatlice bakan bu kız çocuğu, hızla yolun karşı tarafına koşarak elindeki çöpü büyük çöp kutularına attı ve aynı hızla geri döndü.  Bu kız çocuğunun başı açıktı ve çöpü o halde atmak için dışarıda devrim muhafızları olup olmadığını kontrol ediyordu. Korkuyordu…

İran’ın bu büyük subversion saldırılarını ve çevresinde büyüyen kuşatmayı bertaraf etmesi için  rejime sadık ve güçlü bir halk kitlesi yaratması gerekiyor. İran’ın hemen yanı başında çok önemli bir örnek var. Türkiye örneği. 90 yıl korku kültürü ile yönetilen Türkiye, hiçbir şey elde edemediği gibi kendi değerleriyle çatışarak beyhude bir asır yaşadı. Biz korku kültürü ile çok şey kaybettik. Aynı deneyimi yaşayarak geleceğinizi kaybetmek istemiyorsanız sevgi kültürünü deneyin…

Göreceksiniz olacak…

Ali ŞAHİN
Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı
08.01.2010

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here