Üç ayık periyodalar halinde genç ve oldukça dinamik bir kadro tarafından çıkarılan “Edebiyat Hareket ve Özeleştiri Dergisi – Kurtuba”, GASAM Başkanı Ali ŞAHİN ile GASAM tarafından geliştirilen “Sınırsız Ortadoğu Projesi (SOP) ve Türk Dış Politikası” üzerine yaptığı röportajı deginin Ocak ayında çıkan yeni sayısında yayınladı…İşte O röportaj:

RÖPORTAJ: GASAM BAŞKANI ALİ ŞAHİN’LE, GÜNEY ASYA VE SINIRSIZ ORTADOĞU PROJESİ (SOP) ÜZERİNE

Konuşanlar: Selman Maltaş-Barış Öztürk-Ahmet Tek

Öncelikle Ali Şahin kimdir, tanıyabilir miyiz?

1970 Nizip-Gaziantep doğumluyum. Lisans ve yüksek lisansımı 1990 – 1997 yılları arasında Pakistan Karaçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladım. 1997 yılında bir süre TBMM’de danışmanlık yaptım. Pakistan İstanbul Başkonsolosluğu Fahri Danışmanlığı  görevinde bulundum. 2004 yılında üniversite yıllarında hayallerini kurduğum bir think tank olan Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’ni (GASAM) kurdum. 2004 yılından bu yana GASAM bünyesinde Güney Asya bölgesine yönelik düşünceler üretiyoruz. Bunun yanı sıra Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) toplantılarına düzenli olarak katılarak konsey çalışmalarını da yakından izliyorum.

Güney Asya’ya yönelik ilginizin kaynağı nedir?

Küresel bir güç iseniz uzaklara dair hayalleriniz, düşünceleriniz ve stratejileriniz olmalı. Ben bir İmparatorluğun genlerini taşıyorum hücrelerimde. Hayallerimi 780 bin km2 ile sınırlayamam. Atalarımın hüküm sürdüğü tüm coğrafyalar nüfuz alanıma, daha öteleri ise ilgi alanıma girer. Osmanlı sonrası maruz bırakıldığımız korku psikolojisi ve aşağılık kompleksi insanlarımızı bu dar sınırlar içerisine hapsetmiş. Bir stratejinin gereği olarak 90 sene adeta bitkisel hayatta yaşam sürdük. Artık narkozdan uyanmalıyız. Önce kendi kendimizle, sonra yeryüzü ile yüzleşmeliyiz. Kasım ayında sosyal içerikli bir toplantı için İrlanda’da idim. Drogheda adında küçük bir Liman kenti var. Orayı ziyaret ettim. 1845 yılında  yaşanan kıtlık neticesinde Sultan Abdülmecid Han zor yıllarına rağmen İrlanda’ya 10 bin pound yardım kararı almış. Ne var ki, sömürgeleri olduğu halde İngiliz Kraliçesi kendileri 2 bin pound yardım yaptıkları için Osmanlının bin pound’dan fazla yardım yapamayacağını söyleyerek engel olmuş. Çaresiz bin pound yardım yapılmış ama ağzına kadar buğday yüklü 5 gemi gizlice İrlanda’ya gönderilmiş. Gemiler Dublin limanına yaklaştığında İngilizler açlıktan 1 milyon insanın yaşamını yitirdiği İrlanda’ya gelen bu yardımın boşaltılmasına izin vermemişler. Bizimkiler de köşe bucak kaçıp Drogheda kentine gelmiş ve oraya boşaltmışlar gıda yardımını. Bu yardımın bir şükran borcu olarak bugün bu kentin amblemi hilal ve yıldızdan oluşuyor. İrlanda 1. Liginde mücadele eden Drogheda United takımının da yine amblemi hilal ve yıldız. O günün İrlanda soyluları ve asilleri tarafından yazılan şükran mektubu ise arşivlerimizi süslüyor. Drogheda’dan Banda Aceh’e kadar hep bizim izlerimiz var. Güney Asya’ya olan ilgimiz ise taa 1000 li yıllarda Gazneli Mahmut dönemlerinde başlamış. Bu çerçeveden bakıldığında GASAM olarak Güney Asya’ya olan ilgimizin birinci nedeni genetiktir diğer bir deyişle kalıtsaldır anlayacağınız.

Peki günümüze dönersek?

Hindistan ve Çin Merkezli büyüyen Güney Asya, dünya üzerinde zayıflayan ABD ve Batı hegemonyasına karşı alternatif bir ekonomik ve siyasi güç merkezi olarak şekilleniyor. Bugün ABD ve Batılı güçlerin Afganistan’da bulunuşlarının en önemli nedenlerinden biri, oluşan bu güç merkezine yakın olmak ve Güney Asya’yı kendi menfaatlerine göre şekillendirmektir. El Kaide ve Taliban ABD ve Batılı güçlerin bölgedeki stratejilerini hayata geçirmek için bölgedeki varlıklarını gerekçelendirdikleri birer enstrüman. Güç ve zenginliğin Batı’dan Doğu’ya büyük göçü başlamıştır. Bundan böyle geleceğin Doğudan yükselişini izleyeceğiz.  Bu süreçte Türkiye’nin bu bölgeyi izleyen, analiz eden, iyi tanıyan GASAM gibi dinamik düşünce kuruluşlarına ihtiyacı olacak.

Güney Asya’ya olan ilgimizin bir diğer nedeni ise lisans ve yüksek lisansımı bu bölgede yapmış ve bölgeyi yakından tanıyor, bölgenin dillerini, kültürünü, siyasi ve ekonomik yapısını iyi biliyor olmamız. Diğer bir deyişle Güney Asya uzmanlık alanımız. Bölgede duyarlı ve verimli bir şekilde geçirdiğimiz 7 sene zarfında önemli birikimler elde ettik. Bu birikimlerle  hem bölgeye hem de ülkemize daha yararlı olabileceğimizi düşündüğümüz için Güney Asya.

Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (GASAM) faaliyetlerinden bahseder misiniz?

GASAM olarak temel felsefemiz ülkemizle bölge ülkeleri arasındaki ilişkileri geliştirmek ve ülkemizin o bölgedeki etkinliğini, nüfuzunu artırmak için düşünceler üretmek, stratejiler geliştirmek. Güney Asya, malumunuz olduğu üzere çok sıcak bir bölge haline geldi. Bölge küresel güçler arasında paylaşılamayan bir menfaat merkezi kimliğine büründü. Bu durumu Uluslararası İlişkilerde  “Bone of Contention” şeklinde ifade ediyoruz. Kaba tabiriyle Güney Asya, köpekler arasında paylaşılamayan ve kavgaya neden olan kemik konumunda şu an. Bu sıcak süreçte GASAM olarak bölgede yaşanan gelişmelerin ve güç savaşlarının iç yüzünü ve stratejik derinlik ve boyutlarını, kaleme aldığımız analizlerimiz, TV ve radyo yorumlarımız, röportajlarımızla hem Türk hem de dünya kamuoyu ile paylaşıyoruz. Bu açıdan bakıldığında GASAM, sadece Türkiye için değil dünya ülkeleri için de önemli bir düşünce kuruluşu. Bunu Avustralya Sydney Radyosu, Tahran Radyosu, Çin’in en köklü gazetelerinden Guangming Daily Gazetesi’nden aranıp bölgeye ilişkin yorumlarımız talep edildiğinde açık bir şekilde müşahede etmiş olduk. Özetle GASAM ağırlıklı olarak bölgeye ilişkin her konuda düşünce ve strateji geliştirme ve bunları medya yoluyla Türk ve dünya kamuoyu ile paylaşma yönünde faaliyetler yürütmektedir. İlerleyen süreçte bölgeye ilişkin önemli projeler planlıyoruz.

Dünya siyasetinde etkin bir aktör olma iddiasındaki Türkiye’de profesyonel “think tank” kuruluşlarının şu an ki durumu nedir? ABD’nin dünya üzerindeki etkisi gündeme geldiğinde muhakkak ABD’nin sahip olduğu “think tank” kuruluşları da gündeme gelir. Bunu göz önünde bulundurursak neler söylersiniz?

Gelişmiş ülkelerdeki think tanklerin ülke politikalarındaki etkinliği ile ülkemizdeki think tanklerin etkinliğini kıyaslamak mümkün değil. Bunun çok önemli bir nedeni var. Türkiye hala bir düşünce mücadelesinden geçiyor. Çok değil daha 3-5 sene öncesine kadar düşünce Türkiye’de suçtu. Türkiye düşüncenin özgürleştirilmesi sürecini hala tamamlayabilmiş değil. Düşüncenin hala suç teşkil ettiği bir ülkede tek sermayesi düşünce olan think tanklerin çok etkin olmasını bekleyemezsiniz.

Türk think tanklerin diğer bir handikapı ise Türkiye’de herkesin her konuda uzman olması. Türkiye bir uzmanlar cennetidir. Köşe yazarlarımızdan, bürokratlarımıza, muhabirlerimizden, esnaf ve pazarcılarımıza kadar herkes her konunun uzmanı. Böyle olunca kimsenin, kimseden alacak akla ihtiyacı kalmıyor. Bir de bu işi zaten meslek edinmiş doğuştan diplomatlar var. Onlara dinletecek çok fazla düşünceniz olmuyor. Onlar sizden zaten daha iyisini düşünüp geliştiriyorlar. Düşünce ve strateji Türkiye’de henüz sivilleşebilmiş değil. Bu da başka bir nokta. Ama düşüncenin özgürleşmesine paralel profesyonel Türk think tanklerin ilerleyen süreçte çok önem kazanacaklarını düşünüyorum.

Sanırım yeterince açıklayıcı olabildim.

GASAM olarak Müslüman azınlıkların durumu ile alakadar oluyor musunuz? İnsan hakkı ihlallerine maruz kalan Müslümanların durumları konusunda herhangi bir çalışmanız var mı?

GASAM olarak amacımız sadece Müslüman azınlıkların durumları ile ilgilenmek değil. İslam evrensel bir dindir. Hak söz konusu olduğunda Müslimi, gayrimüslimden ayırt etmez. İslam tarihinde bunun çok örneklerine sizler de rastlamışsınızdır. Biz evrensel düşünce boyutuna sahip bir yapıyız. Muhammed İkbal “Pakistan bizim, Hindistan bizim Çin bizimdir, Müslüman’ız biz bütün cihan bizimdir” der. Alemşümul düşünceler geliştirmeye çalışan bir platformun belli bir kesimin doğrularını sahiplenmesi kendisiyle çelişmesi anlamına gelir. İnsan hakları konusunda duruş ve pozisyonumuz budur.

Peki düşünce boyutundan pratiğe aktardığınız projeler var mı?

Şu aşamada düşünce geliştirme boyutunun ötesine geçtiğimizi söyleyemeyiz. İlerleyen dönemlerde bu yönde önemli misyonlar üstlenmeyi diliyoruz.

GASAM’ın özellikle Pakistan üzerine yoğunlaştığını biliyoruz. Son dönemde belirsizliğin içine sürüklenen Pakistan’daki son durum nedir?

Güney Asya’da yaşanan tüm hesaplaşmaların merkez üssü bugün için Pakistan maalesef. Bu nedenle de ister istemez projektörlerimizi Pakistan üzerine çevirmiş durumdayız.

Pakistan İkbali’ni arıyor. Bu cümle aslında bugünkü Pakistan’ı özetleyen bir cümle. Şu an yazmakta olduğum kitabın adı da “Pakistan: İkbali’ni Arayan Ülke”. Maalesef yakın gelecekte Pakistan’ı iyi şeylerin beklediğini söylemek güç. Pakistan, feodal yapısı, etnik ve mezhep karmaşası, %30’lardaki okur yazarlık oranı, liderlik sorunları ile Hindistan, Çin ve Rusya gibi devlerin gölgesinde zor bir coğrafyada yaşam sürmeye çalışıyor. Sahip olduğu nükleer silahları fincancı katırlarını ürkütmüş durumda. Ziya ül Hak tarafından Mücahit bir orduya dönüştürülen Pakistan Ordusu, ABD, İsrail ve Batılı güçler için lağvedilmesi gereken mahsurlu bir ordu. Yine Pakistan’ın elinde bulundurduğu nükleer silahları ve bu silahları geliştirip üretme yeteneği Pakistan’ın bugün karşı karşıya kaldığı sıkıntıların gerekçelerinden biri. ABD, Pakistan’daki Mücahit Ordu, Nükleer Silah tehditlerini ortadan kaldırmak için Pakistan’ı istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bunun için de bölgedeki terör örgütlerini, askeri ve istihbari varlığını, ve kendi elleri ile iktidara taşıdığı Asıf Ali Zerdari’yi kullanıyor. Pakistan’ın geldiği son nokta ise yeni bir askeri darbe. Az önce belirttiğim gibi ABD’nin hedeflerinden biri de muhafazakar Pakistan Ordusu içindeki İslamcı ve muhafazakar unsurları yok etmek. Pakistan Ordusunun hem bu saldırıya hem de nükleer silahlarına yönelik ABD tehdidine daha fazla tahammül edeceğini sanmıyorum. Pakistan Ordusu da ABD’nin bu yönde Zerdari’yi kullandığının farkında. Bu nedenle bugün Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari maalesef kendi ülkesinde Blackwater güçleri tarafından korunuyor.

Pakistan ile arasında geçmişten gelen bir dostluk bulunan Türkiye’nin, Pakistan’da yaşanan son gelişmelere karşı kayıtsız kaldığını söyleyebilir miyiz?

Türkiye’nin Pakistan’da olanlara kayıtsız kaldığını tabi ki söyleyemeyiz. Gerek Afganistan, Pakistan ve Türkiye arasında 3 kez gerçekleştirilen üçlü zirve, gerekse Türkiye’nin Pakistan’a rol model olma çabaları kayıtsız kalınmadığını gösteriyor. Ancak burada asıl soru Türkiye’nin Pakistan’da kendi rolünü mü, yoksa kendisine biçilen rolü mü oynadığı sorusu. Şahsen ben Türkiye’nin ABD ile bir mutabakat çerçevesinde böyle bir rol üstlendiğini düşünüyorum. Bu hem Afganistan hem de Pakistan ilişkilerimiz için geçerli. Ancak Türkiye kendi rollerini oynayıp Afganistan ve Pakistan ekseninde kendi belirlediği stratejilerini belirleyip uygulamaya koymadığı sürece başarılı olamaz. Başarılı olamayacağı gibi hem Pakistan hem de Afganistan halkalarının Türkiye’ye karşı besledikleri sempati ve güveni de kaybedebilir.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye bölgeye ilişkin kendi stratejilerini belirleyip bunu ABD ve NATO’ya uygulatma yoluna gitmeli. Türkiye’nin İslam Konferansı Örgütü’ (İKÖ) nü öne çıkarması ve alternatif olarak sunması gerektiğini düşünüyorum. Gerek Afganistan’a gerekse Pakistan’a istikrar gelmesi için bölgede reaksiyon oluşturan yabancı güçlerin yerine bölge ile doku uyumu bulunan İKÖ çerçevesinde oluşturulacak bir barış gücünün yerleştirilmesi gerekir. Bölgedeki şiddetin dozunun bu şekilde büyük bir ölçüde azalacağını düşünüyorum. Buna müteakip İslam ülkelerinin el ele vererek Afganistan ve Pakistan’a istikrar getirecek eğitim, sağlık, altyapı, güvenlik ve istihdam konularında büyük bir kalkınma hamlesi başlatmaları gerek. Eğer ABD ve Batılı güçler gerçekten bölgeye barış ve huzur getirmek istiyorlarsa bölgedeki 100 bini aşan güçlerini geri çeksinler ve bu güçler için harcadıkları kaynakları bölgenin kalkınması için İKÖ tarafından başlatılacak hamleye katkı olarak versinler. Bu herkes için daha insani ve barışçıl bir girişim olacaktır.

Pakistan’a ilişkin bir noktayı daha belirtmek istiyorum. Türkiye, Pakistan’dan gelen talep üzerine Pakistan’a İmam Hatip modelini transfer etmeye çalışıyor. Bu transfer işleminde çok kritik bir nokta var. Eğer bu transfer Pakistanlı otoriteler tarafından yapılacak olursa Pakistan mezhep çatışmalarının içine sürüklenerek medreseler daha da radikalleştirilebilir. Bu modelin Türkiye tarafından oluşturulacak bir komisyon tarafından Pakistan’da bizzat kurulması başarılı bir nakil ve kabul için en önemli noktadır. Aksi durumda Pakistan’daki istikrarsızlığı daha da derinleştirebiliriz.

Ortadoğu’da işbirliğinden entegrasyona doğru evrilen süreci göz önüne aldığımızda Türkiye’nin batıdan koptuğu iddialarını nasıl değerlendirmeliyiz?

Türkiye’nin Batıdan kopması ne siyasi, ne ekonomik, ne coğrafi, ne de kültürel olarak mümkün değil. İstanbul’un fethiyle birlikte yani 1453 tarihinden bu yana Türkiye Doğu’nun olduğu kadar Batı’nın da bir parçasıdır. Türkiye’nin son dönemlerde gerçekleştirdiği doğu açılımı Batı’dan bir kopuş değil, yaklaşık 100 yıldır ihmal ettiği, görmezden geldiği doğu politikalarını da hatırlaması ve gündeme almasıdır. Bugün hangi Batılı ülkenin doğu ile olan ilişkileri bizimkinden daha geri? Hiç birinin. İngiltere, Fransa, Almanya, ABD Ortadoğu’nun birçok ülkesi ile her bakımdan bizden çok daha yakın ilişki içerisindeler.

Bu noktada şunu sorabilir miyiz: Türkiye’nin vizyonu mu genişliyor yoksa bir eksen kayması mı söz konusu?

Türkiye’nin doğu politikalarında başlattığı açılımı bir eksen kayması değil bir eksen zenginliği olarak değerlendirmek gerekir. Türkiye’nin Doğu politikaları yaklaşık bir asırdır alternatifsiz Batı politikalarının gölgesinde kalmıştır. İzlenen bu alternatifsiz tek eksenli dış politika Türk Dış Politikası’nı kısırlaştırılmış ve bu durum Türkiye’yi her konuda savunma pozisyonunda kalmaya itmiştir. Bu nedenledir ki maalesef Türkiye, gündemi belirleyen değil gündemi belirlenen bir ülke olmuştur. Yeryüzünde hangi ülke tek eksenli bir dış politika anlayışına sahiptir ki Türkiye’den bu beklensin?

Türkiye’nin yeni dış politika vizyonunu illa ki dış güçlere maletmeye namzet bir algı var. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik tezini düşünürsek; bu konuda verilebilecek en iyi cevap sizce nedir?

Bu, kompleks sahibi kimi çevrelerin içinde bulunduğu bir şuuraltı hastalığı. Türk insanı onlarca yıldan bu yana korku kültürü ile yönetilerek özgüven kaybına uğratıldı. Şuur altlarımıza ince ince ve sinsi bir şekilde batı medeniyetinin daha zeki, üretken ve çalışkan olduğu telkinleri okundu ve bu şekilde hipnoz edildik. Ülkemizde “gavur aşığı” dediğimiz kendi değerlerine düşman bir zümre bile oluştu. Söz konusu çevreler bugün halen bu hipnozun etkisinden kurtulamamış.  Oysa Türk siyasetinin her alanda orijinal ve özgün stratejilere, politikalara ihtiyacı var. Sahip olduğumuz dış politika potansiyelleri, tarihi misyonumuz ve imparatorluk mirasımız asra varan suskunluğun da yaratmış olduğu fırsatlarla, özgün strateji ve politika geliştirme zemini oluşturmuştur. Tabi ki uluslararası ilişkilerde dış politika ve stratejiler geliştirirken güç dengelerini gözetir ve buna göre adımlar atarsınız. Sizden başka kimsenin bulunmadığı bir dünyada yaşamıyor iseniz, sizin dışınızdakilerin atacağı adımları da izleminiz, kimileriyle rakiplerinizi dengelemeye yönelik işbirliğine girmeniz mümkün olacaktır. Ancak bu, egemenliğinizi birilerinin iradesine teslim etmeniz anlamına gelmez. Burada önemli olan, gündemi kimin belirlediği. Sizin mi, diğerlerinin mi. Ben burada gündemi belirleyen tarafın Türkiye olduğuna inanıyorum.

Son dönemde Sınırsız Ortadoğu Projesi’ni gündeme getirdiniz. Türkiye’nin son 7 yıldır uygulamakta olduğu komşularla sıfır problem, yakın ve dış havzalardaki etkinlik, ritmik diplomasi, yeni bir diplomatik üslup ve çok boyutlu dış politika yaklaşımlarını ele aldığımızda, sınırların olmadığı bir Ortadoğu için Türkiye’nin atması gereken yeni adımlar neler olmalıdır?

GASAM tarafından gündeme taşınan Sınırsız Ortadoğu Projesi (SOP) için atılması gereken çok önemli adımlar var. Sürecin henüz başındayız. Bu yönde atılacak en önemli ve hayati adımı Türkiye’nin kendi içinde atacağı adımlar oluşturuyor. Türkiye’nin sınırsız bir Ortadoğu’ya doğru emin adımlarla ilerleyebilmesi için iç dinamiklerinin bir harmoni içinde işlemesi ve içerdeki sorunlarını halletmesi gerekiyor. İçerde istikrarı yakalayamazsanız dışarı konsantre olup yoğunlaşamazsınız. Bu nedenle Güneydoğu meselesinin biran evvel çözüme kavuşmasını sağlamak gerekiyor. Türkiye’nin Doğu açılımından rahatsız olan çevreler, Kürt açılımını engellemeye çalışacaklardır.  Dediğim gibi Ortadoğu’da ki bu önemli açılımı işler hale getirip genişletebilmemiz için iç huzuru yakalamamız şart.

Şuur altlarımızda da müthiş bir kirlilik var?

Evet. Sınırsız bir Ortadoğu’ya doğru ilerlerken, gündemimize almamız gereken önemli konulardan biri de Ortadoğu toplumlarının şuur altlarında yapılması gereken temizliktir. Geride kalan yüzyıl içinde bölge toplumları emperyal güçlerin şuuraltı operasyonlarına maruz kaldılar ve fiziksel sınırların yanı sıra bu toplumların şuur altlarına da, sınırlara mayın döşer gibi karşılıklı düşmanlıklar ekildi ve bu düşmanlıklar sürekli körüklendi. Ortadoğu’nun çocukları birbirlerini görmedikleri halde birbirlerine düşman ve antipati besleyerek yetiştirildiler. Farkında olmadan Arapları küçümseyen ve tahkir eden “anladıysam Arap olayım”, “Arap saçı gibi” vb. sözler konuşma hayatımıza girdi. Türkiye’deki siyah köpeği “Arap”, Ürdün’dekini ise “Türk” diyerek çağırttılar bu coğrafyada. Farkında olmadan bu nefreti nesilden nesile aktardık.  Kısacası bölge halklarının şuur altının tozunu almamız gerekiyor.

Söz konusu bütünleşme için atılması gereken diğer önemli bir adım ise siyasal anlamda tavanda gerçekleşen bütünleşmeyi tabana yani toplumlara indirgemeniz. Aksi halde siyasal adımlara işlerlik kazandıramazsınız. Bu nedenle Ortadoğu toplumlarının mutlaka buluşturulması ve kaynaştırılması gerekiyor.

Ortadoğu toplumlarının şuur altını temizleme ve halkları buluşturma, kaynaştırma yönünde en önemli rol ise sivil toplum örgütlerine düşüyor. Bu yönde başta Türk STK’ları olmak üzere bölgedeki STK’ların sınır ötesi misyonlar üstlenmeleri bu buluşma ve kaynaşmayı gerçekleştirmeleri gerekmektedir.

Türkiye ile Suriye’nin Sınırsız Ortadoğu Projesi’nin çekirdeğini oluşturduğu iddiası ne kadar gerçekçi desek?

Tarihçiler “Ortadoğu’da Suriye olmadan barış, Mısır olmadan savaş olmaz” diyerek Suriye’nin Ortadoğu barışı üzerindeki önemini vurgularlar. Sınırsız Ortadoğu Projesi’nde Suriye’nin rolünü bu açıdan önemsemek gerek. Ancak ben bu süreçte en kritik ülkenin Mısır olduğunu düşünüyorum. Bu süreçte Mısır’ın oynayacağı rol projenin daha hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi ve işlerlik kazanması açısından önemli.

Neden Mısır?

Batılı güçler, İsrail’e karşı en etkili güce sahip olan Mısır’ı İsrail için tehdit olmaktan çıkarmak amacıyla Mısır’ın dokularıyla oynadılar ve kendi değerleriyle çelişen, savaşan bir Mısır yarattılar. Aslına bakarsanız Türkiye’nin içinde bulunduğu  iç istikrarsızlıkların benzeri Mısır için de yıllarca hayata geçirildi. Batılıların yoğun nüfuzu altındaki Mısır’da muhafazakar değerlere sahip insanlar yoğun baskıya maruz bırakıldılar. Mısırlı liderler kendi haklarını küçümseyen, hakir gören batının birer oyuncağı oldular. Mısır bu noktada er ya da geç bir yüzleşmeyle karşı karşıya kalacak ve aslına rücu edecektir.

SOP için zemin yaratan önemli faktörlerden biri de Ortadoğu’da genç, dinamik, vizyon sahibi liderlerin ortaya çıkmış olması. Ortadoğu bir jenerasyon dönüşümü yaşıyor. Örnek vermek gerekirse bugün Suriye’de Hafız Esad yaşıyor olsaydı bu açılımı gerçekleştirmek büyük bir olasılıkla mümkün olmayacaktı. Türkiye’de Erdoğan, Suriye’de Beşar Esad, Ürdün’de Kral Abdullah, İran’da Ahmedi Necad, Katar Emiri Şeyh Hamad Bin Halife El Thani bu jenerasyon dönüşümünün ve açılımın somut örnekleri. Söz konusu dönüşüm, SOP’u daha da gerçekçi kılan önemli bir nokta.

İslam halkları arasına çizilen sınırlardan daha büyük bir problem var. O da şu: Zihinlere çizilen sınırlar. Sınırların olmadığı bir Avrupa’yı rahatlıkla benimseyen Müslüman zihinler, İslam ülkeleri arasındaki sınırları zaruri görüyor. Suriye ve Türkiye arasındaki vizesiz geçiş uygulaması yoluyla sınırların fiili olarak kaldırılmasını, ezber bozması açısından bir milad olarak görebilir miyiz?

Tabi ki önemli bir milad. Kurban bayramını ailemle birlikte geçirmek için Bayram süresince Antep’teydim. Gaziantep Havalimanı’ndan çıkar çıkmaz karşılaştığım manzaralar oldukça etkileyiciydi. Havalimanı önünde Halep plakalı bir ticari taksi park etmiş yolcu beklerken, taksinin sahibi elinde bez, aracını parlatıyordu.

Havalimanı’ndan ayrılıp bizi kente ulaştıracak yol üzerindeki kavşağa vardığımızda Halep yönünü gösteren tabela farklı bir heyecan yarattı bende. Yine Antep’in içlerine doğru ilerlerken Halep plakalı çok sayıda araçla karşılaşınca içimi tatlı bir huzur kapladı ve içimden “bu iş olmuş” dedim kendi kendime…

Artık Gaziantep bir Ortadoğu kenti. Tüm stratejik planlarını, politikalarını, yol haritalarını bu gerçeğe göre hazırlamalı Antep.

İslam ülkeleri arasında diplomatik olarak gerçekleşen yakınlaşmaları, halklar nezdinde de  gerçekleştirmek için özellikle STK’lara ne tür görevler düşüyor?

Sınırsız Ortadoğu Projesi’nde bütün sınırların kaldırılabilmesi ve alınan siyasi kararların hayata geçirilip işlerlik kazanabilmesi için en önemli rolü STK’ların üstlenmesi gerekmektedir. Daha önce de belirttiğim gibi bu yönde STK’ların üstleneceği en önemli rol, şuur altlarımıza emperyalist ülkeler tarafından toplumları birbirlerinden uzaklaştırmak için yerleştirilmiş kimi önyargı ve nefret tohumlarının sökülmesidir. STK’lar yapıları ve misyonları gereği insanları ve toplulukları hedef alırlar. Özellikle Türk STK’ların vizyonlarını genişletmeleri ve evrensel düşünceler ve projeler geliştirmeleri gerektiğine inanıyorum.

Yani STK’lar uluslararası açılımlar yapmalılar?

Aynen öyle. Az önce Gaziantep için söylediğim şeyleri STK’larımız için de söylemek istiyorum. Kültürel, Sanatsal, Sosyal, Çevre, Kadın, Çocuk, Engelliler, İnsan Hakları, İnsani Yardım vb. çalışmalar yürüten sivil toplum örgütlerimizin vizyonlarını genişletip, evrensel projeler geliştirmeleri ve sınır ötesi misyonlar üstlenerek bu süreci daha da sorunsuz ve hızlı hale getirmeleri gerekiyor. Zaten bizim genlerimizde böyle bir misyon mevcut. Yapmamız gereken tek şey düşünce sınırlarımızı kaldırmak ve kendimize evrensel hedefler koymak. STK’larımızın deneyim ve tecrübe bağlamında Ortadoğu’daki STK’larla ortak çalışmalar yürütmesi gerekir. Sinema alanından tutunda engelliler alanına kadar aklımıza gelen her konuda yeni düşünceler geliştirip bir “Ortadoğu Medeniyeti” yoğurmalıyız.

STK söz konusu olunca yeni bir paragraf açmak ve kadınlarımıza önemli roller düştüğünü belirtmek istiyorum. Ülkemizde nedense sınır ötesi misyonlar üstlenmiş kadın STK’larımız maalesef yok. Oysa hiç kimse Müslüman bir kadından, anneden daha merhametli ve müşfik olamaz. Kadınlarımız uluslararası çapta örgütlenerek, dünya kadınlarının, annelerinin sorunlarına yönelik çözümler geliştirmeliler. Stratejilerini geliştirip yol haritalarını belirlerken kendilerine hiçbir sınır koymamalılar. Her Müslüman gibi onlar da evrensel normlar üzerinden, hiçbir din, dil, ırk ayırt etmeksizin yeryüzüne iyilik, şefkat, huzur ve barış yaymanın çabası içerisinde olmalılar. Bugün Batı’da ve Doğu’da kadın her bakımdan yoğun istismara maruz kalmakta ve bir meta ve araç gibi algılanmaktadır. Kadın STK’larımız kadının yeryüzündeki rolünü, misyonunu yeniden tanımlayıp dünya kadınlarının ortak sorunlarına yönelik çözüm önerileri geliştirmeli. Yeryüzünde yönetim sistemlerinin yeniden ele alınması gerekiyor. 2. Dünya savaşı sonrası kurulan sistemler eskiyor ve kullanılmaz hale geliyor. Bu süreçte düşünce geliştirecek, sistem üretecek beyinlere ihtiyacımız var. Yeryüzünde güç, inanan insanların elinde olduğunda huzur ve barış, inanmayan insanların elinde olduğu zaman ise görüldüğü üzere şiddet ve kaos vardır. Genç kızlarımızın, kadınlarımızın, annelerimizin acilen kendilerine sınır ötesi hedefler koyarak, misyonlar üstlenerek örgütlenmeleri gerekiyor. Sınırsız bir Ortadoğu’nun yolu kadınlarımızın bu yöndeki girişimleri ile daha sorunsuz katedilecektir. Hindistan’da Suti geleneğinden dolayı yakılan dul kadınların, Afrika’da çocuğunu emziremeyen annelerin, Batı’da seks aracı olarak kullanılan kadınların mutsuzluğunu hissedip, paylaşamadığımız, yanlarında olamadığımız, çözüm sunamadığımız sürece yeryüzündeki medeniyet dönüşümünü gerçekleştiremeyiz.

“Sınırsız Ortadoğu Projesi’nde en kritik dönüm noktasını Türkiye’nin başarmak zorunda olduğu “Kürt Açılımı” oynayacaktır.” şeklinde bir iddianız var. Sadece Türkiye değil, başta Suriye olmak üzere İslam ülkelerinin tamamına yakınında iç barış konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Örneğin Suriye’de halen baskıcı bir rejim sözkonusu. Hakeza Pakistan’dan Sudan’a kadar Müslüman halklar baskıya maruz kalıyorlar. İslam dünyasında rol model olarak görülmeye başlanan Türkiye’nin Kürt açılımı konusundaki çalışmalarının diğer İslam ülkelerine de olumlu yansımaları olacağına inanıyor musunuz? Pek çok ülke arasında arabuluculuk rolü üstlenmeye gayret eden Türkiye bu konuda neler yapmalı?

“Sınırsız Ortadoğu Projesi’nde en kritik dönüm noktasını Türkiye’nin başarmak zorunda olduğu “Kürt Açılımı” oynayacaktır.” İfadesine dikkat çekerken projede Türkiye’nin sahip olduğu rolü vurgulamaya çalıştım. Türkiye sahip olduğu tarihi misyon, kadim imparatorluk ve devlet geleneği, batı ile olan deneyim ve köklü ilişkileri bakımından bu projenin lokomotif ülkesidir. Sorunuzda saydığınız ülkelerin hiçbiri bu tecrübelere sahip olmayıp birçoğu hala devlet olma sürecini yaşıyor. Demek istediğim Türkiye olmadan bu proje olmaz ve zaten kimse böyle bir dönüşüme talip olmaz. Eğer bu projenin merkez üssü Türkiye ise Türkiye’nin her bakımdan mazbut ve kararlı bir ülke olması gerekecektir. Sınırsız bir Ortadoğu’ya doğru yol alırken aklımızın geride kalmaması gerekmektedir. Bu açıdan bizi bu yoldan alıkoyacak sorunlarımızı çözmeliyiz. Bu yönde en önemli sorunu da maalesef yıllardır çözemediğimiz Kürt sorunu oluşturmaktadır. Türkiye Kürt meselesinde barışa ve çözüme ilk kez bu kadar yaklaştı. Eminim ki sayın Erdoğan da güçlü bir dış politika, yeryüzünün her köşesinde nüfuz ve itibar sahibi bir Türkiye yaratmanın iç meselelerimizi çözmekten geçtiğini biliyordur. Maraton koşmaya hazırlanan Türkiye’nin bu bakımdan ciğerlerindeki marazları gidermesi ve uzun soluklu koşuya hazırlaması gerekiyor. Türkiye bu sorunu hallederse saydığınız ülkelerin iç meselelerini halletme yönünde de olumlu sonuçlar doğacaktır. Saydığınız ülkelerin tamamında Türkiye itibar ve nüfuz sahibidir. Türkiye’nin oynayacağı arabuluculuk rolüyle, geliştireceği çözüm önerileri ile bu ülkelerdeki sorunların da çözüm sürecine gireceği kanaatini taşıyorum.

Peki iç barışı tesis edilmemiş bir İslam dünyasında Sınırsız Ortadoğu Projesi’nin başarıya ulaşma şansı var mı sizce?

Tabi ki var. Bu sadece sürecin hızını etkiler. SOP bir hayalin ürünü değil, potansiyel ve konjonktürel bir meseledir. Dünya üzerindeki siyasi, ekonomik, kültürel güç oluşumlarına baktığınızda gerileyen bir Batı, gelişen ve büyüyen bir Doğu görürsünüz karşınızda. Batılı bilim adamları Doğu’da ki bu ilerleyişin önünü nasıl alabiliriz diye düşünüyorlar. Batıda yazılan kitapların başlığını “Güç ve Zenginliğin Batıdan Doğu’ya Büyük Göçü” şeklinde ifadeler oluşturuyor artık. Dünün “Hindistan’daki aç çocuğu düşün ve tabağındaki yemeği bitir” telkinleriyle yetiştirilen batılı çocukları şimdi kendi çocuklarını “Hindistan’daki çocukların seni aç bırakmamasını istiyorsan dersine iyi çalışmalısın” diye yetiştiriyorlar.

Zaten bugün İslam Aleminin sahip olduğu iç meselelerin büyük bir çoğunluğu İslam Aleminde bir bütünlüğün olmamasından kaynaklanan ve kimilerince yaratılan suni meselelerdir. Böyle bir bütünleşme sorunların çözümünü daha da kolaylaştıracak bir ortam yaratacaktır. Örnek vermek gerekirse eğer böyle bir bütünlük olsaydı bugün Afganistan, Irak, Keşmir ya da Filistin meselesi de büyük bir ihtimalle olmayacaktı.

İslam ülkeleri arasında bir birlik kurulması konusunda gençlere ne tür görevler düşüyor?

Gençlerimizin hayallerini hiçbir şeyle sınırlamaması gerekiyor. Düşünce ufuklarını alabildiğine geniş tutup, yeryüzüne yaymalılar. Bilinçaltlarındaki coğrafyalara ilişkin tüm sınırları kaldırmalılar. Sınır korkularını yenmeliyiz. Her bir gencimizin kendini bir yeryüzü elçisi gibi görmesi gerekir. Tüm önyargılarımızdan arınmalıyız. Kendilerimize evrensel misyonlar yüklemeliyiz. Öyle ki, yeryüzü küçülmeli, daralmalı düşünce ufuklarımızda. Güçlü değerleri olan muhkem kişiliklere sahip olmalıyız. Mütevekkil,  entelektüel, adanmış, sarsılmaz ve satın alınamaz.  Hayattan korkan değil, meydan okuyan. Bunların hepsi inanmaktan geçiyor.

İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) 9 Kasım’da 25. toplantısını İstanbul’da yaptı. Ekonomik ve ticari işbirliğinin artırılması ve ticaretin giderek serbestleştirilmesi, serbest piyasa kurumları arasında mali işbirliği, özel sektörler arasında işbirliğinin ve doğrudan yatırımların giderek artırılması gibi tavsiye kararları alındı. Dünyanın en büyük örgütlerinden biri olmasına karşı pasif bir yapısı olan İslam Konferansı Teşkilatı’nın alınan tavsiye kararları konusunda yaptırım gücü olabilecek mi?  

25. Gerçekleştirilen İSEDAK toplantısına kadar, İslam Konferansı Örgütü’nü (İKÖ) kimi yazılarımda sürekli eleştirdim. Bu eleştirileri yaparken tabiî ki amacımız bu müstesna kurumu yıpratmak değil, ortaya bir alternatif olarak koymaktı. 25. İSEDAK toplantısı gerek katılım zenginliği, gerekse heyecan bakımından diğerlerinden oldukça farklıydı. Türkiye’nin başlatmış olduğu dış politika açılımı ve eksen zenginliğinin bir sonucu olarak toplantı sanki bir dönüm noktasını işaret ediyordu. Burada  bir kez daha Türkiye’nin önemini görmüş olduk. Türkiye gerçekten Doğu için çok önemli bir ülke. Attığımız her adımın doğu ülkeleri tarafından dikkatlice takip edildiğini ve her olumlu adımla büyük heyecanlar duyduklarını görüyoruz. Futbol takımlarımızın uluslararası bir başarısı bile onlar için büyük bir heyecan kaynağı olabiliyor. Ya da Türk bir başbakan bugüne kadar zulme karşı hiçbir lider tarafından söylenememiş bir ifade kullanıp “One Minute” dediğinde, bunun Doğu’da nasıl bir heyecan dalgası yaratabildiğini görüyoruz. Güçlü bir Türkiye demek, güçlü bir Doğu demektir. Güçlü bir Türkiye ile İKÖ’nün de yeni ve daha önemli misyonlar üstleneceğini dolayısıyla yaptırım gücüne sahip olacağını söyleyebiliriz.

Güçler dengesinin hızla yer değiştirdiği günümüz dünyasında İKÖ’ye nasıl bakmalıyız dersiniz?

Mevcut konjonktür İKÖ’nün içinin doldurulması ve söz konusu misyonları üstlenmesi için bir çok fırsat sunmaktadır. Dünya politikalarında Amerikan ve Batı hegemonyasının zayıflamaya yüz tuttuğunu görüyoruz. Amerika’nın dünya üzerinde yürüttüğü kaba kuvvet politikaları anti-Amerikan bir dünya yaratmış durumda. İçinden geçtiğimiz kriz de ekonomik anlamda Amerika’da işlerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Birleşmiş Milletler yavaş yavaş etkinliğini, güvenirliliğini kaybediyor. Dünya yeni bir sistem arayışı içine girmek zorunda kalacak. Tüm bu gelişmeler  ilerleyen süreçte çok daha güçlü, kararlı, yaptırım gücü olan bir İKÖ bulacağımızın belirtileri. Ancak bu sürece İKÖ’nün kendini nasıl hazırlamakta olduğu da önemli. İKÖ’nün de kurumsal mental anlamında sınırlarını kaldırması, kararlı bir duruş sergilemesi, vizyon sahibi düşünce ve strateji geliştirecek dinamik bir  insan kaynağına sahip olması gerekmektedir.

Türkiye’nin Genel Sekreterliği devralmasından bu yana İslam Konferansı Teşkilatı’ndan beklentiler arttı. Sınırsız Ortadoğu Projesi açısından düşündüğümüzde bu ve benzeri konularda İslam Konferansı Teşkilatı’ndan ümitvar olmalı mıyız?

İKÖ iyi niyetlerle kurulmuş, İslam Dünyası’nı kucaklayan bir üst yapıdır. Kurulduğu yıllardaki yapısıyla bile Batı aleminin tepkisini çekmiş ve endişe yaratmıştır. 1969 yılından bu yana İKÖ, önemli bir süreci yani batı yakası tarafından kanıksanma sürecini yaşadı. İslam Alemi bugün böyle bir örgüt kurmaya çalışsaydı belki daha yoğun tepkiler alacaktı ve yine kanıksanma ve kabul süreci uzun yıllar alacaktı. Bu açıdan İKÖ’nün geldiği noktayı önemsemek gerekiyor. Şimdi konjonktür içinin doldurulması ve daha işlevsel, daha etkin hale gelebilmesi için yeni fonksiyonlar eklemeye imkan tanıyor. Bunu iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Ben şahsen İKÖ’yü çok daha güçlü ve etkin olacağı bir geleceğin beklediğini düşünüyorum.

Son olarak şunu sormak istiyoruz. Cumhurbaşkanı’mızın eşi Hayrunnisa Gül’e farklı bir değer atfediyorsunuz?

Hayrunnisa Hanım hem kişilik olarak, hem de temsil ettiği nokta olarak elbette değerli birisi. Bu tür noktalarda olmak insanlara birtakım misyon ve sorumluluklar yükler. Ancak bu stratejik misyonlar, bugüne kadar ülkemiz Cumhurbaşkanları ve Başbakanları’nın eşleri tarafından papatya kulüpleri kurup, fallar açmaktan ve sosyete sınıflar yaratmaktan öte kullanılmadı. Oysa tarihsel değerlerimiz ve misyonlarımız açısından bakıldığında ülkemizin stratejik menfaatleri, evrensel insani değerlerimiz bağlamında Cumhurbaşkanı eşlerinin üstlenmeleri gereken önemli görevler olduğunu görüyoruz. İngiliz Lady Diana bu yönde önemli bir örnekti. İngilizleri milletçe pek sevmeyiz ama Lady Diana ismini duyunca içimizde farklı bir karakter belirir. Dünyanın yoksul, yetim, kadın ve çocuklarıyla hatırlarız onu. Bence bunu çok samimi duygularla yapıyordu. Diana yaşamını dramatik bir şekilde kaybettikten sonra bu konuda bir misyon boşluğu yaşandı ve hala da yaşanıyor.

Az önce belirttiğim gibi yeryüzündeki hiçbir anne Müslüman bir anne kadar merhamet sahibi ve müşfik olamaz. Lady Diana’dan sonra doğan bu boşluğun Hayrunnisa Hanım tarafından doldurulması gerektiği yönünde bir makale yazarak düşüncelerimi paylaşmıştım. Çankaya yerine Güneydoğuyu ve mazlum yürekleri mesken tutmasını önerdim. Irakta evlatlarını kaybeden Iraklı annelerle bu onursuz savaşa evlatlarını kurban veren Amerikalı anneleri hoşgörü ve barış yurdu İstanbul’da bir araya getirmesini önerdim. Bu rol, aslında bugün Türk Dış Politikası’nda yaşanan eksen genişliği ve açılımıyla da örtüşmüş olurdu.

Ancak, bu misyonu bizim Hayrunnisa Hanımda görmemiz bir anlam ifade etmiyor. Aslolan, Hayrunnisa Hanım’ın kendinde böyle bir misyon görüp göremediği.

Güneydoğuyu kazanmak silahla mümkün olmadığı gibi bu yönde siyasetin de tıkandığını görüyoruz. Bu durumda devreye müşfik yüreklerin ve annelerin devreye sokulması gerekirdi. Anne yüreklerine karşı koyabilecek hiçbir güç tanımam. Güneydoğu, Erdoğan ve Gül’e inanmış güvenmişti. Keşke bu iktidarın kadınları bu misyonu üstlenebilselerdi. Eminim ki, siyasi açılımdan daha güçlü bir açılım olur ve büyük bir ihtimalle bugün yaşanan çıkmaza girilmemiş olurdu.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Sınırsız bir ortadoğunun varlığına inanıyoruz hamdolsun.         

Kurtuba Dergisi / Ocak-Şubat-Mart 2010 Sayısı
www.kurtubadergisi.com

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here