80’li yılların Ortadoğu’sunda küresel ve bölgesel güçler için “Bone of Contention” yani menfaat merkezi haline gelen Lübnan ve Beyrut, dünya siyasetinin adeta episentiri, merkez üssüydü. TRT ekranlarında siyah ve beyazın hüküm sürdüğü o yıllarda istisnasız her ana haber bülteninde Lübnan ve Beyrut’un barut ve kan kokan sokakları ekrana yansırdı. Beyrut sokaklarında ağır yara almış binaları üzüntü içerisinde izler, Lübnan’a özgü iç savaş karmaşasını anlamaya çalışırdım. Kimin kime ateş ettiğini, Lübnan ve Beyrut’un iç dengelerini anlamak çok zordu. Emel örgütü, Musa El Sadr, Dürzi milisler, Kemal Canbolat, FKÖ, Murabitun, Beşir Cemayel isimleri çocukluk yıllarımın ajanslarından şuur altıma yerleşip kalmış Lübnan iç savaşının kimi aktörleriydi.
İç savaş, geride 150 bin can kaybı, viraneye dönmüş bir Lübnan ve Beyrut bırakarak 1991 yılında sona erdiğinde, kimin ne kazandığı ve ne kaybettiği de belli değildi.
Lübnan iç savaşının üzerinden yıllar geçti. Siyah beyaz ekranlar rengarenk, HD ve üç boyutlu ekranlara dönüştü. Ancak zor bir coğrafya olan Ortadoğu’nun yüksek gerilim ve çatışma iklimi, koordinat ve aktör değiştirerek sert esmeye devam etti.
Şimdi Irak ve Bağdat nerden baksam o çocukluk yıllarımdaki TRT ekranlarından taşıp gelen Lübnan ve Beyrut’un ağır yaralı binalarını, barut kokan sokaklarını anımsatıyor.
Irak ve Bağdat adeta Lübnan ve Beyrutlaştırılıyor. Görünen o ki, ilerleyen süreçte Lübnan’daki Şii lider Musa El Sadr’ın rolünü yine Irak’ta Şii lider Mukteda El Sadr,  Lübnan’daki Şii Emel örgütünün yerini Irak’ta Şii Mehdi Ordusu, Lübnan’daki Dürzi ve Hıristiyan Milislerin rolünü Irak’ta Kürt ve Hıristiyan Milisler, Sünni milislerin rolünü yine Sünni milisler üstlenecek ve 80 li yılların Lübnan iç savaşını Irak’ta bir “Remake” olarak yeniden sahnelenirken izleyeceğiz. Maalesef ilerleyen süreçte Irak’ı yeni kimi örgütlerin de rol aldığı etnik ve mezhep merkezli çetin bir iç savaşın içinde görmek bu şartlarda imkansız gibi görünmüyor.
İç Savaş ve Bölünmeye Doğru 
Böyle bir iç savaşın altyapısı aşağı yukarı oluşmuş durumda. Saddam döneminde kendi kabuklarında ve pasif durumdaki Kürt, Şii, Sünni, Hıristiyan taraflar lambadan sökün etmiş cinler misali kavuştukları özgürlüğün sarhoşluğu içerisindeler. Amerikan güçlerinin geçtiğimiz Aralık ayında çekilmesinin ardından Irak’taki mevcut otorite zafiyeti de göz önüne alındığında, tarafların menfaat ve güç savaşları kaçınılmaz gibi. Şii-Sünni ve Arap-Kürt cepheleri şu aşamada açılması muhtemel cepheler.
Aslına bakarsanız Irak’ta kapsamlı bir iç savaş için birçok varyasyon var. Irak’ta bulunan 600 bin civarındaki Hıristiyan varlığına yönelebilecek provokatif saldırılar Irak iç savaşının cephesini genişletebilecek bir potansiyele sahip. Yine Kerkük ve Musul’daki Türkmen varlığı da özellikle Kürtlerle Türkler arasında yaşanabilecek bir çatışma için son derece hassas bir yapıyı oluşturuyor. Irak’ın Şii Başbakanı Nuri Maliki ile Cumhurbaşkanı Talabani ve Kuzey Irak Kürt Yönetimi arasında yükselen gerilim ilerleyen süreçte bir Kürt – Şii çatışmasını dahi mümkün kılmaktadır.
İran destekli Şii potansiyel, Irak’ta her geçen gün daha da güçlenerek zemin kazanıyor. Amerika’nın bile bile Irak’taki Şii varlığını güçlendirerek Irak’ı İran’ın otoritesine ve nüfuzuna teslim etmeyeceği kesin. Ancak Irak’ta şu an oluşan manzara Şii’lerin son derece güç kazandığı ve İran’ın Irak üzerindeki nüfuzunu Şiiler üzerinden artırdığı şeklinde. Peki, Amerika İran’a rağmen Irak içlerinde böyle bir Şii otoritesine neden izin verdi ve veriyor. Burada ilk akla gelen Irak’ta İran destekli Şii ve Suudi destekli Selefi çatışması için zemin mi hazırlanıyor? sorusu. Şii-Selefi gerilimi ve çatışması Irak için kurgulanabilecek en korkunç senaryolardan biri olur herhalde. Daha korkuncu ise böyle bir çatışmanın sınırlarının sadece Irakla sınırlı kalmayıp tüm Ortadoğu’dan Pakistan ve Afganistan’a kadar yayılabilme potansiyeli taşıyor olmasıdır.
Pakistan’ın Karaçi kentinde geçen öğrencilik yıllarımda Şii Selefi düşmanlığının hangi boyutlarda seyrettiğini yakından gözlemlemiştim. Pakistan’da mezhebi akımlara göre bölünmüş mescitlerde abdest almak için girdiğiniz tuvaletlerin duvarlarını “Şiilere ölüm, Selefilere ölüm” şeklindeki karşılıklı nefret yazıları kaplardı. Kimi istihbarat örgütlerinin provokatif saldırıları sonucu mescitler arası savaşlar başlar, bir gün bir Şii camii bombalanırken misilleme gecikmez ve diğer gün de bir Selefi, Sünni camii taranır ya da bombalanırdı.
Öyle ki, bölünmüş bu camiler, silahlı örgütler oluşturarak savaşın boyutlarını ve cephelerini genişletir hale gelmişlerdi. Şii taraf Sünnilere karşı Sipahi Muhammedi adında silahlı bir örgüt kurarken Sünniler de Sipahi Sahabe adında karşıt bir örgütle misillemelerde bulunuyor ve Müslüman Müslüman’ı ibadethanelerinde secde halindeyken öldürüyordu.
Benzer bir mezhep çatışması senaryosu İran üzerinde de oynandı ve oynanmaya devam ediyor. Yine iç dinamikleri çatıştırarak kaos ortamı yaratmak ve İran Rejimini ortadan kaldırmak isteyen istihbarat örgütleri CIA ve MOSSAD, Pakistan’ın otorite zafiyeti bulunan İran’a sınır Belucistan eyaletine konuşlandırdıkları sözde Sünni Cundullah örgütünü aktif hale getirerek Iran’daki Şii camilere intihar saldırıları düzenlettiler. Örgütün temel felsefesi ise güya İran’da yaşayan Sünnilerin haklarını korumak. Hak arama yöntemleri ise Şii camilere intihar komandoları göndererek ibadet halindeki Şiilerle saf tutturup,  kendilerini masum insanlarla birlikte havaya uçurmak ve camileri kan gölüne çevirmek.
Pakistan ve İran’da bu yaşananları gördükten sonra, her türlü çatışmaya son derece duyarlı hale getirilen Irak’ın etnik ve mezhepsel yapısına bakıp, ülkenin ve bölgenin yakın geleceğe ilişkin müspet ümitler beslemek oldukça zor görünüyor.
Irak böyle bir karmaşık çatışma ikliminin içerisine sürüklenecek olursa; bunun kısa süreli bir iç çatışma şeklinde değil, Lübnan iç savaşı benzeri uzun yıllar alacak bir savaşla karşı karşıya olduğumuzu görmek lazım. Nedenine gelince; bölgeyi de tehdit edecek muhtemel bir Irak iç savaşı, İran ve Türkiye’yi ciddi biçimde meşgul edip yıpratırken, özellikle Türkiye’den aldığı darbelerle ve Ortadoğu’da yaşanan özgürleşme süreçleriyle otorite ve nüfuz kaybına uğrayan İsrail’in Ortadoğu’da soluklanmasını ve otoritesini yeniden tesis etmesini sağlayacaktır.
İkinci önemli neden ise, iç savaşa sürüklenmiş bir Irak’ın teker teker devrilen Batılı ekonomiler için de ciddi rahatlama, hatta kurtuluş kapısı olabilecek bir çıkış yolu niteliği taşıyor olması. Irak’ta uzun yıllar sürecek bir iç savaş, ciddi bir silah pazarı yaratacak ve petrol silaha, silah çatışma ve savaşa dönüşerek çöken Batı ekonomilerinin Müslüman kanlarıyla canlanması sağlanabilecektir.
Tüm bu senaryolar hemen başucumuzda sınırlarımızın ötesinde yaşanması muhtemel ve hatta yüksek olasılıklı projeksiyonlar. Unutmayalım ki, kimileri güç ve iktidarlarını yeryüzünde çatışma ve kaos yaratarak sürdürebilmekte ve akıtılan Müslüman kanlarıyla hayatta kalabilmekteler.
Irak’ta ateşleri üflenen bu korkunç iç savaş senaryolarını boşa çıkarmak adına Türkiye’nin çok dikkatli adımlar atması gerekiyor. Türkiye, Irak politikalarında mayınlı zeminlerle kaplı bir sürece girmiştir. Türkiye’nin Irak politikalarını etnik ve mezhepsel bir zemine asla oturtmadan, Irak’ın coğrafi ve siyasi bütünlüğünü temel alarak ilerlemesi gerekiyor.
 
Diyanet Irak için Önemli bir Model
Irak’ın içine sürüklendiği bu türbülanslı sürece pozitif katkı sağlayacak önemli bir kurumumuz var. İslam Âleminin Pakistan, Afganistan, Bangladeş, Irak ve İran gibi farklı coğrafyalarında yaşanan mezhep çatışmalarına rağmen yine bu konuda hassas olan ülkemizde benzer çatışmaları yaşamıyor olmamızı büyük ölçüde Diyanet gibi bir kurumun varlığına borçluyuz. Diyanet İşleri, toparlayıcı, bütünleştirici ve düzenleyici rolüyle Türkiye’deki din ve mezhep kökenli farklılıkların çatışma ortamına dönüşmesini engellemiştir. Bu anlamda Diyanet, mezhep gerilimlerinin yaşandığı ve çatışmaya döndüğü ülkeler için model bir kurumdur. Dokularına göre uyarlanmış bir Diyanet modelini geliştirerek Türkiye’nin Irak’a önermesi doğru bir adım olacaktır.
Amerika’nın demokrasi, insan hakları ve özgürlükler adına yeryüzünde açtığı savaşların sonuçlarına bakıldığında iki önemli kanıya varmak mümkün. Bunlardan ilki; Amerika’nın yeryüzünde demokrasi ve özgürlük transferleri konusunda son derece beceriksiz olduğu kanısı. Bu yönde Amerika’nın gerek Afganistan’a gerekse Irak’a açtığı savaşların sonuçları tam bir hezeyan ve beceriksizlik örneği. Varılabilecek ikinci bir kanı ise Amerika’nın demokrasi ve özgürlük transferleri konusunda samimi olmayıp, bu değerleri menfaatleri gereği kimi ülkeleri bölmek ve parçalamak için kullandığı kanısı.
Yeni Sınırlar Değil Sınırsız Bir Ortadoğu
Şurası kesin ki Amerika’nın kendisi dışındakiler için ortaya koyduğu demokrasi ve özgürlük anlayışı şiddet ve bölünme anlamına geliyor. Irak için de bu böyle.
Şii, Sünni ve Kürt tabanlı bir bölünme sürecine sokulan Irak’a, sürecin henüz başında iken müdahale edilmeli ve taraflar bir masaya oturtulup bölünmenin önüne geçilmelidir. Adı İslam İşbirliği Teşkilatı olarak (İİT) değiştirilen İKT’nin bu tür durumlarda harekete geçmekte neden geç kaldığını anlayabilmiş değilim. İİT’nin bu süreçte çok önemli roller üslenebileceğini düşünüyorum. Doğu ile Batı arasında güç dengelerinin yer değiştirdiği bir süreçte İİT artık kendini bu tür rollere hazırlamalıdır.
Irak’ta oluşturulacak yeni sınırlar, Ortadoğu’ya uzun yıllar sürecek yeni bir kanlı Lübnan iç savaşı daha yaşatacaktır. Ortadoğu coğrafyasında yeni sınırlar oluşturulmasına asla izin verilmemelidir. Ortadoğu’da sınırlar arttıkça sorunlar da o oranda artmış ve çözümsüzlük kronikleşmiştir. Irak’ta ve bölgede huzur ve istikrarın yolu oluşturulacak yeni sınırlardan değil, bugüne kadar oluşturulmuş suni sınırların ortadan kaldırılmasından geçmektedir. Oluşturulmuş 100 yıllık batı kaynaklı yapay sınırların yerini özgürlük, kardeşlik, paylaşım ve dayanışmanın hüküm sürdüğü, her kenti barış ve huzurun merkezi olacak sınırsız bir Ortadoğu, bölgede barış ve istikrara giden tek yoldur.
Ali ŞAHİN GASAM Başkanı
Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here