Tarih penceresinden Hint Alt Kıtası’na baktığımızda, genel olarak batılı devletlerin özel olarak Amerika’nın kendi güvenliğini bahane ederek, bugün Afganistan ve Pakistan merkezli çok sayıdaki askeri birlikleriyle icra etmeye çalıştığı politika, aslında Güney Asya’nın klasik işgalci ve sömürgeci anlayışla, ancak modern bir kisveyle 21. yüzyılda bir kez daha işgal edilmeye çalışıldığının göstergesidir. Özellikle Pakistan’ın başkenti İslamabad’ın tam ortasında, oldukça büyük bir alanda Amerika tarafından büyük bütçelerle elçilik adı altında kurulan karargâh aslında 18. yüzyılda bu kıtanın farklı bir bölgesinde, imparatorluk dönemi Bengal’de İngilizlerin izlemiş olduğu politikayı bir anlamda çağrıştırmaktadır. Bu açıdan bir bakıma farklı tekniklerle de olsa tarihin bir kez daha tekerrür ettirilmeye çalışıldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Dolayısıyla bu kemik dalaşındaki tek fark sadece zaman, kullanılan tekniklerin çeşitliliği ve modern icrasıdır. Şimdi bunu biraz açalım:

16. yüzyılın başlarında keşfedilen deniz yolları ile 17. ve 18. yüzyıllarda bazı Avrupalı kavimler uzak ülkelerde koloniler kurmuşlar, böylece ticaret ve iktidar alanlarını da genişletmişlerdi. Keşfedilen bu deniz yollarıyla Portekiz, Alman, Fransız ve İngilizler, Hint Alt Kıtası’na gelmişlerdi. Böylece batılı kavimler arasında koloni savaşları da başlamış oluyordu. Bu hususta I. ve II. Karnâtak Savaşları (1755) ve III. Karnâtak savaşı (1756) oldukça meşhurdur. III. Karnâtak savaşından sonra Fransızlar güçlerini büyük ölçüde kaybetmiş, sadece Pândîçerî ve Çandranagar bölgesi ellerinde kalmıştı. Böylece İngilizlerin kıtayı işgali yolundaki en büyük engel de ortadan kalkmış oluyordu.

Doğu Hindistan Şirketi ile İşgal ve Sömürgeleştirme Süreci Başlıyor

Kraliçe I. Elizabeth’in 31 Ekim 1601 tarihli fermanı ile kurulan Doğu Hindistan Şirketi (East India Company) başkasının ortaklığı olmaksızın doğu ülkelerinde ticaret yapma hakkını elde eder. Nitekim şirket 17. yüzyılın başlarında Hindistan’a gelir ve 1612’de batı sahillerinden Sûrat’ta oturma izni alarak ticarete başlar. Sûrat’ın yanında Ahmedâbâd, Burhânpûr, Ecmîr, Âgra ve Khambât’ta da oturma izni alan şirket yaptığı ticarî alışverişlerle diğer Avrupalı ülkelerin nefretini celbeder. O dönemde Cihângîr iktidardaydı. Şirketin padişahtan istemiş olduğu kolaylıklar sağlanır. Bu kapsamda şirket 1616’da, Yarımada’da fabrika kurar; 1640’ta Madrâs racasına vergi vermek kaydıyla Madrâs topraklarını elde geçirir ve burada bir de kale inşa eder. Şirket Bengâl’de ticaret yapma iznini Şâh Cihân’dan almıştı (1634). Nitekim Cihângîr ve Evrengzeyb’in iktidarları döneminde ticaretini genişletmeye devam eder. O kadar ki, şirket Evrengzeyb Âlemgîr’in vefatına kadar Hindistan’ın sahil bölgelerine tamamen hâkim olur. Şirket Madrâs, Bombay ve Kalkatta’da da kale inşa eder. İktidar bu eyaletlerde İngilizlerin eline geçtiğinden şirket buralarda vergi toplama ve davalara bakma işlerini de yürütür.

Bengâl valisi Şehzade Azîmuşşan’ın 1698 yılında, Kalkatta civarında üç köye ait toprakların kullanma hakkını Doğu Hindistan Şirketi’ne vermesiyle şirket Hind-Türk İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde hukukî ve anayasal bir statü kazanır. 1707 yılında imparatorluğun zayıflaması neticesinde tac ve taht kavgaları baş gösterir, çıkan kargaşa ortamında Doğu Hindistan Şirketi bölgedeki işgal ve iktidar alanını genişletme fırsatı bulur.

Günümüzde olduğu gibi o dönemde de iktidara sahip olma hırsının doğurmuş olduğu iç kargaşa ülkede onulmaz yaralar açar. Bugün de olduğu gibi Müslüman halkın mezhep taassubu içinde bulunması durumu daha da kötüleştirir. Eğlencenin ağına düşmüş beceriksiz, cesaretsiz padişah halefleri ve eyalet valileri kendi iktidar hırslarına bütün kıtayı feda ederken, İngilizlerin iktidarı ele geçirme hırslarına yenik düştüklerinin farkına varamazlar. İlk günden beri silahlı olan şirket Evrengzeyb’in 1711’de vefatından sonra bu gücünü Hindistan topraklarında kullanma fırsatı bulur. Sonuçta kıtanın bütün zenginliği İngiltere’ye akar.

Şirket fiilî olarak Bengâl, Bihâr ve Orissa eyaletlerini egemenliği altına alır. 1764 yılında II. Şâh Âlem’in yıllık 2,5 milyon rupi karşılığında şirketi üç eyalette vergi komisyoncusu olarak ilan etmesi şirkete hukukî anlamda iş bitirici bir statü kazandırır. 1765 yılında vergilere ilişkin yetkilerin şirkete devredilmesiyle hukukî kontrol de onlara bırakılmış olur. Bu şekilde İngiltere temeli Türkler tarafından bölge şartlarına göre oluşturulan ve İslam şeriatına dayandırılan hukukî sistemin varisi de olur.

Şirketin Siyasete Müdahalesi

Hind-Türk İmparatorluğu 18. yüzyılda siyasî otoritesini yitirince, yer yer yeni kuvvetler ortaya çıkar. Marhatalar bütün Mahâraştar ve orta Hindistan’la birlikte Gucerât ve Mâlva’yı da ele geçirirler. Diğer taraftan Nâdir Şâh Delhî’yi yağmalar. Bizzat imparatorluğun eyalet valileri bağımsızlıklarını ilân ederler. Bengâl’de Ali Vardî Hân, Avadh’da Burhânulmülk, Roheylkhand’da Afgan komutanı ve Dakan’da Nizâmulmülk Âsaf Câh bağımsızlığını ilan eder. Karnâtak Eyaleti de bağımsız bir devlet olur. Ancak sözde Nizam’a bağlıdır. Karnâtak’ın doğu sahilinde İngilizler ve Fransızlar bulunmaktaydı. Madrâs ve Pândîçerî onların başkenti idi. Fransız vali Lord Dupleix  yerli bir güç yardımıyla İngilizleri Güney Hindistan’dan çıkarmak istiyordu. Meşhur Arâkât Savaşı’nda Karnâtak valiliği İngilizlerin yardımcısı olan Muhammed Ali’ye geçer. Bu zafer bir yandan İngilizlerin cesaretini arttırırken, öte yandan Hindistanlı reislerin ve askerlerin korkusu da gönüllerinden siler. İngilizler için bir taraftan yeni bir ticaret yolu açılırken, tac ve taht verdirme kolaylaşır, neticede maddî kazanç yolları açılır. Şirketin memurları maaşlarındaki azlığı artık başka yollarla gidermeye başlarlar. Bu yollardan biri de Karnâtak Devleti’nden para sızdırmaktı. İngiltere’den eli boş gelen kimseler bu yolla Nevvâb  olup geri dönmekteydiler.

Plâsî Savaşı ve Hazin Son

Plâsî Savaşı (1757) uluslararası etkileri açısından dünyadaki birkaç önemli ve dönüm noktayı oluşturan savaşlardan biridir. Çünkü Müslümanların yenilgisi İngilizlere Hindistan’da siyasî hâkimiyet yolunu açmıştır.  O dönemde Bengâl Eyaleti Sirâcuddevle’nin kontrolünde idi. Bengâl sınırından Kâthyâvâr’a, Gavalyar’dan Sitâra’ya kadar Marhatalar hâkim durumda idiler. Portekiz ve Almanya ticaretlerini ve deniz üstünlüklerini kaybederlerken, Fransa ve İngiltere arasındaki rekabet devam etmekteydi. Kalkatta’da bulunan İngilizler bir yandan Marhatalar, diğer yandan Fransızlar ile savaşma endişesi içindeydiler. Bunun için İngilizler öncelikli korunma tedbiri olarak Fort William Kalesi’ni inşa etmeye başladılar. Buna Sirâcuddevle itiraz etmiş ise de İngilizlerin önem vermemesi üzerine savaş çıkmıştır. Bu savaşta Blackhole  olayı adı verilen uydurma bir haber ile bazı İngiliz esirlerin öldürüldüğü söylentisi yayılınca, İngilizler Sirâcuddevle’ye karşı öfke içerisinde Madrâs’a yürürler. Lord Clive’in önderliğindeki diğer bir İngiliz ordusu da Bengâl’e doğru yola çıkar. Fort William’ı ele geçiren İngilizler Kalkatta’da komplolar kurmaya başlarlar. Bu komplolara Sirâcuddevle’nin veziri Mîr Cafer ve Omî Çand da ortaktır. Nitekim 1757’de savaş başlar. Plâsî meydanında her iki ordu karşı karşıya gelir. Sirâcuddevle savaşta yenilir. Önce Murşidâbâd’a, oradan da Patna’ya sığınır. İngilizler Mîr Cafer’e ihanetinin karşılığı olarak Bengâl’i verirler. Mîr Cafer buna karşılık olarak 24 nahiye ve 10 milyon rupi’yi şirkete verir. Ayrıca şirketin diğer memurlarına da hediyeler dağıtır.  Kalkatta’nın güneyini de cagir/tımar olarak Clive’e verir. 1757’deki bu başarı şirketin 1608’den itibaren 150 yıldır devam eden ticarî konumunu sona erdirirken, ticaret ve hükümet işlerini birlikte yürüttüğü dönemin başlamasına sebep olur. Plâsî Savaşı’ndan sonra Bengâl’in zenginliği İngiltere’ye akmaya başlar. Başka bir deyişle İngiltere’nin sanayi inkılâbına Hindistan’ın zenginliği zemin hazırlar.

Bu tarihî arka plana baktığımızda iktidar hırsları Mîr Cafer ve Omî Çand’ı ihanetle nasıl buluşturmuş ise bugün halklarının değerlerine bigâne ve sorunlarına ilgisiz Karzaî, Zerdarî ve de aveneleri aynı tarihî yanılgıya düşmüş gibi görünüyorlar. Her iki lider bu yakın tarihi bilmiyor veya unutmuş olabilir, ancak işgalcilerin hiç de unutmadıkları bugün Afganistan ve Pakistan’da modern, ancak vahşice icra edilen işgal hareketi ile açıkça görünmektedir. Mîr Cafer ve Omî Çand ihanetleriyle tarihe adları geçen iki şahsiyet idi. Karzaî ve Zerdarî mazlum ve mecruh halklarının nazarında nasıl anılacaklarını hiç düşünmüyor olmalılar ki bu işgal sürecinde edilgen rollerini devam ettiriyorlar. Ancak ümmetin içtimaî vicdanı bu tür ihanetleri her zaman not etmiştir.

Yazımızın başında bir anlamda tarihin tekerrür ettirilmeye çalışıldığını söylemiştik. Evet, nasıl ki Doğu Hindistan Şirketi bir yandan Hintlilere rüşvet vererek iktidarı elde etti ise, öte yandan merkezî hükümeti zayıflatmak için elinden geleni de yapmıştı. Çünkü merkezî hükümet zayıflayınca eyaletler bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı. Netice olarak bağımsız hale gelen bu eyaletler kendi aralarında savaşmaya başlıyorlardı.

Bu bağlamda bugün Pakistan’a baktığımızda ülkenin üniter yapısının da tehdit altında olduğu söylenebilir. Çünkü bir yandan Sünni-şii gibi mezheb, Pencabî-Sindhî gibi ırk farklılıkları zaman zaman öne çıkarılıp, zaman zaman da körüklenerek toplum nesil/mezhep ve sınıf temelinde ayrıştırılıyor, ulusal, içtimaî ve manevî bakımdan insanların aidiyet duyguları zedeleniyor. Öte yandan rüşvet, yağma ve peşkeş siyasetiyle Pakistan halkının siyaseten merkezî otoriteye olan güveni sarsılmaya çalışılıyor. Kısacası derin ancak kime ve kimlere ait olduğu aşikâr eller Pakistan’ı göstere göstere bir kargaşa ortamına itmeye çalışıyor.

Peki, bütün bunlar niçin yapılıyor? Bundan kimler nasıl bir fayda umuyor? Bu ve bunun gibi soruların cevabı nerede aranmalıdır?

Öncelikli olarak dile getirilen –kanaatimizce ikinci derecede önemi haiz olan- sebebe göre, acaba işgalci güçler kendilerine sınır bile olmayan bir ülkeyi terör yatağı haline getirip, insanlarını da terörist ilan ettikten sonra sözde kendi güvenliklerini ve enerji kaynaklarının güvenliğini sağlamak için mi bu kadar zahmet ve masrafa katlanıyorlar!? Orta vadede ABD’nin dünya üzerindeki siyasi ve ekonomik hegemonyasını ortadan kaldırabilecek iki önemli ülke olarak gösterilen Çin ve Hindistan’ı istikrarsızlaştırmak ve dengeleri lehine çevirmek için Pakistan ve Afganistan merkezli olmak üzere Güney Asya’ya yerleşmeye çalıştığı fikri aşağıda beyan edeceğimiz sebebe kıyasla ne kadar ürkütücü olabilir ki?

Yoksa bütün bunlar bahane de; Güney Asya’da İslamî hassasiyeti henüz tamamen iğdiş edilememiş büyük bir Müslüman nüfusa sahip, kuruluş temelleri besmele ile atılmış ve anayasasının girişinde besmeleden sonra:

“Mademki başkasının ortaklığı olmaksızın bütün kâinatın mutlak hâkimi sadece Allah Tebarek ve Teâlâ’dır ve O’nun belirlediği sınırlar içinde Pakistan halkının kullanma hakkına sahip olacağı yetki ve iktidar da mukaddes bir emanettir…
Mademki Pakistan cumhurunun arzusu:
-Halkın seçtiği temsilciler vasıtasıyla yetkilerin ve iktidarın kullanılacağı;
-Demokrasi, özgürlük, eşitlik, hoşgörü ve sosyal adalet ilkelerinin İslam’ın bildirdiği şekilde tam olarak uygulanacağı;
-Müslümanların bireysel ve toplumsal alanlarda hayatlarını Kur’ân ve sünnette belirtilen İslamî öğretilere ve icaplara uygun olarak düzenleyebilmelerinin sağlanacağı;
-Pakistan halkı mutlu ve müreffeh olabilsin, dünya ulusları arasındaki haklı ve saygın makamını elde edebilsin, uluslar arası barışa, insanlığın terakkisine ve mutluluğuna tam katkı sağlayabilsin diye;
-Yasaya ve genel ahlaka tabi olarak konum ve fırsat eşitliğinin, kanun nazarında eşitliğin, içtimaî, iktisadî ve siyasî hakların, düşünme, düşünceyi ifade etme, din, inanç, ibadet ve örgütlenme gibi temel hakların garanti altında olacağı bir memleket nizam kurulması yönündedir.
Bunun için şimdi biz, yani Pakistan halkı,
-Kadir-i Mutlak Allah Tebarek ve Teâlâ ve onun kulları önünde kendi sorumluluğumuzun bilincinde olarak ve Pakistan uğruna halkın göstermiş olduğu fedakârlığın farkında olarak;
-Pakistan’ın kurucusu Büyük Önder Muhammed Ali Cinnah’ın ‘Pakistan İslamiyet’in sosyal adalet ilkelerine dayalı demokratik bir ülke olacaktır.’ şeklindeki beyanına sadakatle;
-Zulüm ve baskıya karşı halkın aralıksız ve yorulmak bilmeyen mücadelesi neticesinde elde edilen bu cumhuriyeti koruma duygusuyla;
-Yeni bir sistem vasıtasıyla, eşitliğe dayalı bir toplum meydana getirerek millî ve siyasî birlik ve dayanışmamızı koruma azmiyle;
Ulusal meclisteki temsilcilerimiz vasıtasıyla bu anayasayı kabul ederek ona anayasa derecesini veriyor ve onu anayasamız olarak kabul ediyoruz.”

ibaresi bulunan, ama ne hikmetse 62. yılını doldurmasına rağmen yukarıda zikredilen amaçlarına matuf bir görev ifa etmek bir yana, doğum sancıları halâ dindirilmemiş, derebeylik nizamının halâ yürürlükte olduğu, gerçek manada demokrasiye geçiş yapamamış, ancak ordusunun elinde nükleer savunma gücü bulunan Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne kendi peydahladıkları terörü bitirme teranesiyle batı tarzı çifte standartlı, fakat güdük bir demokrasiyi ve kukla idareciler vasıtasıyla pervasız bir yaşam tarzını getirmek ve böyle bir anayasanın kendilerince yanlış ellere (!) geçmesini engellemek midir yoksa amaç? Emperyalist amaçlara tehdit olarak görülen ve gücünü böyle bir anayasadan alan dinamik ulusal yapıların bölgede sayıca artmasına mani olma çabası mıdır, yoksa bütün bunlar?

Sebep her ne olursa olsun, laboratuar ortamında hazırlanıp sahada icra edilmeye çalışılan böylesi kasti ve kaba saba bir plan pervasızca icra edilirken insanlık onuru adına hangi evrensel ilkeler esas alınıyor!? Yüzlerce yıl geçmesine rağmen işgalci, muhteris ve de korkak batı cephesinde anlayışta ve uygulamada bir şeyin değişmediğini görmek bizleri şaşırtmadı. Ancak hiç şüphe yok ki hassas ve şuurlu Pakistan halkı sahip olduğu nükleer güç kadar evrensel ve de insanlık onuruna saygıyı içeren böyle bir anayasayı geç de olsa ehil ellere emanet ederek koruyacak, ondaki evrensel ilkeleri birlik ve beraberlik içinde icra ederek örnek bir nizam ortaya koyacaktır.

[1] Nedevî, 1983: 20–21; Manglorî, Seyyid Tufeyl Ahmed, Muselmânon ka Roşen Mustakbil, Dehlî 1945 (5. bs.), s.62–67
[2] Ahmed, Azîz, Berr-i Sağîr min İslâmî Cedîdiyyet, Lâhor 1989, s.22–24
[3] Tarık, Muhammed, History of Muslims in South Asia, British Period, Vol. I, Lâhor, tsz. s.96
[4] Vekil, bir şehir veya bölgenin hâkimi, vali, müdür, komutan, Hint-Türk İmparatorluğu döneminin bir hitabı.
[5] Manglorî, 1945: 67–68
[6] Tarık, Muhammed, History of Muslims in South Asia, British Period, Vol. l, Lahor, ts., s.139-147; Nadvi, Maulvi Muhammed İshâk Calis, a.g.e,, s.22; Manglauri,Seyyid Tufeyl Ehmad, a.g.e., s.70-72
[7] 146 kişinin küçük bir odaya hapsedilerek havasızlıktan ölümüne sebep olunduğu şeklindeki olay. Bu olay Blackhole adıyla bilinmektedir.
Ancak tarihçiler böyle bir olayın meydana gelmediği görüşündedirler. Ayrıntılı bilgi için bkz. Tarık, ts: 139 v.d.
[8] Tarık, ts: 142–147
[9] Nedevî, 1983: 22; Manglorî, 1945: 70–72
[10] İslami Cumhuriye-i Pakistan ka Destur, 31 Temmuz 2004 değişikliğiyle

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER