Çocukluk yıllarımda Hindistan adını duyduğumda zihnimde ilk beliren imaj “Hint Fakirleri” olurdu.  Raj Kapoor’un “Awara” filmini saymazsak, Hindistan sadece benim değil dünya kamuoyunun şuur altında da uzun yıllar bu imajla yaşam sürdü. Ancak şimdilerde öyle değil. O günden bu güne değişen tek şey Bollywood’un Hollywood’a alternatif olarak boy gösterip meydan okuması değil. The New York Times dış politika yazarı Thomas L. Friedman geçtiğimiz yıl yayınlanan bir makalesinde; “Küçükken annem bizi; ‘Hindistan’daki aç çocuğu düşün ve yemeğini bitir’ diyerek yetiştirdi… Şimdi ise ben çocuğumu eğer Hindistanlı çocukların seni işsiz ve aç bırakmasını istemiyorsan derslerine çok çalışmalısın diyerek yetiştiriyorum” ifadeleriyle Hindistan’ın ilerleyişine ve değişen yüzüne dikkat çekiyor. Çünkü Hint Fakirleri’nin ülkesi Hindistan, bugün nükleer bir güç ve Hindistan uzay aracı Çandrayan1 ay yörüngesinde araştırmalarını sürdürüyor…

Güç ve Zenginlik Batıdan Doğuya Kayıyor

2000’li yıllardan bu yana Güney Asya’da Hindistan ve Çin merkezli ekonomik ve siyasi bir güç merkezi oluşumu söz konusu. Batılı birçok stratejist bu noktaya dikkat çekerek, gelecek  birkaç on yıl içerisinde Çin ve Hindistan merkezli oluşan bu güç merkezinin dünya üzerindeki Amerikan hegemonyasını zayıflatacağı, orta vadede ise ortadan kaldırabileceği yönünde tespit ve bir nevi uyarılarda bulunuyorlar.

Bu anlamda Güney Asya, Çin’le birlikte dünya nüfusunun üçte birini barındıran ekonomik ve ticari anlamda önemli bir cazibe merkezi haline gelmiş durumda. Çin ve Hindistan’ın % 9 seviyelerinde seyreden büyüme hızıyla birlikte bölgede 2 milyar gibi devasa bir tüketim toplumu oluşuyor. Bugün bir zamanlar Hint fakirleriyle tanınan Hindistan, nüfusunda 100 milyon zengin barındırıyor.  Tüm bunlar ekonomik ve siyasi anlamda güç merkezinin batıdan doğuya doğru kayması anlamına geliyor. Yani önümüzdeki dönemlerde eğer bölgede büyük bir savaş senaryosu devreye sokulmazsa (ki Afganistan ve Pakistan eksenli genişleyen terör dalgası ve bölgede sayıları her geçen gün daha da artırılan yabancı güç varlığı bu yöndeki kuşkuları artırıyor) geleceğin doğudan yükselişini izleyeceğiz.

Hindistan yakasında bunlar yaşanırken, dış politika’da eksen genişleten ve sahip olduğu potansiyeller itibariyle küresel bir güç olan Türkiye, Güney Asya’yı da dahil ederek bölgesel anlamda nüfuz coğrafyasını genişletmeye çalışıyor. Bu anlamda Cumhurbaşkanı Gül’ün Hindistan ziyaretini, Batının ekonomik anlamda gerileme sürecine girdiği ve ekonomik krizlerle sarsıldığı bu dönemde Türkiye’nin Hindistan ve Çin merkezli gelişen ekonomik ve siyasi güç merkezinde güçlü bir konum ve rol edinmeye yönelik çabası şeklinde değerlendirebiliriz. Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı Gül bundan önceki Asya ziyaretini de Haziran 2009 tarihinde Çin’e gerçekleştirmişti. Hindistan ziyaretini belirttiğim bu çabaya yönelik 2. Etap bir ziyaret şeklinde değerlendirmek gerekiyor. Başbakan Erdoğan’ın 2008 yılında 100’ü aşkın iş adamı ile gerçekleştirdiği Hindistan çıkartmasını da göz önünde bulundurduğumuzda Hindistan ve Çin’in Türk Dış Politikası’nda yükselen değerler olduğunu görüyoruz.

Hindistan Gerçeğinin Sırrı: Demokrasi

Türk – Hindistan ilişkilerine önemli açılımlar getireceğini düşündüğüm son dönemlerin bu üst düzey ziyaretinde Türkiye’nin  Hindistan demokrasi kültürüyle yakından  ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin içinden geçtiği bu sancılı demokratikleşme sürecini de göz önünde bulundurduğumuzda, dünyanın en büyük demokrasisi olan Hindistan demokrasisi ve laiklik uygulamaları, Türkiye için pozitif ve değerli örneklerdir.  Henüz 1947 de kurulmuş olmasına, devasa nüfusuna, çok farklı etnik ve dini çeşitlilik dezavantajına rağmen Hindistan’ın sahip olduğu demokratik ve laik değerler bugün karşımızda duran Hindistan gerçeğinin en önemli sırrıdır.  Hindistan’ın bugün yüzde dokuzlara varan büyüme hızında itici güç, sahip olduğu demokratik değerlerden doğmaktadır. Demokrasi sayesinde Hindistan iç dinamikleri barışık ve harmoni içinde işleyen bir yapıya kavuşmuştur. İç dinamikleri çatışmalardan uzak toplumlar oluşan iç istikrar ve doğan güven ortamıyla birlikte üretim ve yatırıma yönelirler. Bu noktayı çok daha iyi anlamak için Hindistan’ın hemen yanı başındaki Pakistan örneğine bakmamız yeterlidir. Hindistan’dan bir gün daha büyük olan Pakistan kendi dokusuna uygun bir demokratikleşme modeli geliştiremediği için 63 yıllık kısa tarihinde 4 kez askeri darbeye maruz kalmış ve bu darbeler Pakistan’ı her defasında yıllarca geriye götürmüştür. Hindistan demokrasisi bugün Amerikan demokrasisinden daha öte bir demokrasidir. Hindistan 1947 yılında Pakistan ve Bangladeş’in Müslüman bir ülke kurma hedefleriyle kendisinden kopmasına rağmen 2002 yılında Müslüman bir Cumhurbaşkanı olan Dr. Abdülkelam’ı seçmiş ve 2007 yılında emekli etmiştir. Bazen bugün sahip olduğumuz demokrasi ve laiklik anlayışımızla Hindistan’ı biz yönetiyor olsaydık Hindistan acaba nasıl bir ülke olurdu diye aklımdan geçirdiğimde içimden bir ses; “Bu konuyu kapatalım lütfen” diyor.

Türkiye’nin demokratik ve laik değerler anlamında Hindistan’ı iyi analiz etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Pakistan, Terazinin Denge Noktası

Pakistan faktörü Cumhurbaşkanı Gül’ün gerçekleştireceği Hindistan ziyaretinin en kritik noktası gibi görünüyor. Geçtiğimiz hafta içinde Türkiye’de yapılan Afganistan – Pakistan zirvesine Hindistan’ın davet edilmemiş olması Hindistan yakasında rahatsızlık yaratmış durumda. Afganistan’dan başlayarak Pakistan’ı, İran ve Hindistan’ı da içine alarak Güney Asya’ya yayılma trendi yakalayan terör ve şiddet iklimi, Hindistan ekonomisini ve bütünlüğünü yakından ilgilendiren bir tehdit. Hindistan, bu noktada sürekli bir alarm durumunda. Mumbai baskını ile bu tehdidi derinden hisseden Hindistan böyle bir kabusu bir daha görmek istemiyor. Bu nedenle Afganistan ve Pakistan’daki istikrarsızlık ve güvenlik sorunu  Hindistan’ı yakından ilgilendirirken geçen haftaki zirvede Pakistan’ın veto etmesiyle Hindistan’ın devre dışı bırakılmış olması Türk-Hindistan ilişkilerinde küçük çaplı bir krize neden oldu. Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyaretinde bu konu mutlaka gündeme gelecektir.

Hindistan ziyareti Pakistan tarafından da yakından izlenecektir. Bu noktada bölgesel güvenlik ve işbirliğine yönelik verilecek mesajlarda Pakistan faktörünün göz ardı edilmemesi gerekiyor. Özellikle güvenlik ve ekonomik bakımından çok zor bir süreçten geçen Pakistan, iki ülke arasındaki Keşmir meselesinin ne şekilde olursa olsun gündeme gelmesinden rahatsızlık duyacaktır. Pakistan böyle bir durumda kendi içinde sıkıntılar yaşarken Keşmir meselesinin gündeme getirilmesinin Pakistan’ın pazarlık gücünü ortadan kaldıracağını ve Hindistan’a avantaj sağlayacağını düşünüyor.

Pakistan, Türk-Hint ilişkilerinde terazinin denge noktasını oluşturuyor. Türkiye, Hindistan’la olan ilişkilerini Pakistan ekseninde dengeli bir noktaya oturtabilirse bölgede oluşan güç merkezinde önemli roller üstlenerek nüfuz alanını daha da genişletir. Pakistan’ın kaybedilmemesi gereken sadık ve samimi bir müttefik olduğu gerçeği asla göz ardı edilmemelidir.

Ali ŞAHİN
Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM ) Başkanı
06.02.2010

Paylas

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here