Hint Okyanusu üzerinden sökün ederek Karaçi’yi istila edercesine şehrin semalarını kaplayan muson bulutları, koyu yeşile çalan rengiyle son derece ürkütücüydü. İlk kez gördüğüm bu manzara, yağmur ruhlu birisi olarak beni bile tedirgin etmişti. Apansız başlayan bir hava akını gibi şehir bir anda karanlığa bürünmüş, bastıran sağanakla birlikte “bardaktan boşanırcasına” dedikleri işte bu olsa gerek demiştim… Muson yağmurlarıyla ilk tanışmam Pakistan’da süren öğrencilik yıllarımda bu şekilde oldu.

Haziran ve Temmuz aylarında soğuk Hint Okyanusu üzerinden özellikle Pakistan, Hindistan ve Bangladeş’i içine alan ana karaya doğru esen nemli rüzgârlar, burada oluşturduğu alçak basınçla yoğun yaz yağmurlarına dönüşürler. Çorak Pakistan topraklarını Pencap’ta mümbit pirinç ve pamuk tarlalarına dönüştüren muson yağmurları, özelikle Karaçi gibi güney kentlerde yaşayan Pakistanlılar için bir eğlence kaynağıdır aynı zamanda. Kendilerini evlerinin çatı ya da balkonlarına atan Pakistanlılar, ılık muson yağmurları altında ıslanarak adeta transa geçerler.

Ancak bu kez muson mevsimi, alışılmışın dışında bereket ve huzur yerine felaket ve hüzün yüklü yağmurlar bıraktı Pakistan’ın pak topraklarına. Tahmin edilemeyen ve aralıksız, günlerce devam eden muson sağanakları, azgın nehirlere ve denizlere dönüşerek ülkeye adeta Nuh Tufan’ını yaşattı.  Sayıları binlerle ifade edilen can kayıpları ve her şeylerini kaybetmiş 30 milyon Pakistanlı kadını, erkeği, yaşlısı ve çocuklarıyla şimdi gerçek bir dramın aktörleri.

Pakistan ya da çile yurdu

İsmi ne zaman zikredilse, zihnimde çile ifadesiyle özdeşleşir Pakistan. 1947’de İslami nizamın hüküm sürdüğü “Pak” bir coğrafyada yaşam sürmek isteyen Hint Müslümanları tarafından kurulan Pakistan İslam Cumhuriyeti, İslam’ın tebliğ yıllarında yaşadığı çile dolu kaderi yaşıyor adeta. Hindistan’dan ayrılmasının ardından Hindistan’da yaşayan Müslümanların büyük hicretiyle başlayan Pakistan’ın çileli yolculuğu, Keşmir dramı, askeri darbeler, siyasi suikastlar, etnik ve mezhep gerginlikleri ve terör gibi kronikleşen acılarla zaman içinde bir yaşam mücadelesi halini aldı. Siyasi, sosyal ve ekonomik krizlerin yanı sıra yıkıcı depremler ve sel felaketleri gibi büyük doğal afetler de Pakistan’ın yakasını bırakmadı.

Hindistan, Çin ve Sovyetler Birliği tarafından çevrili zor bir coğrafya’da dünyaya gelen Pakistan, “güvenlik öncelikli” bir kader belirlemek zorunda kaldı kendine. “Bizler Hint fili, Çin kaplanı ve Rus ayısı ile kuşatılmış bir ülkeyiz” ifadeleriyle verdikleri yaşam mücadelesinin güçlüğünü ortaya koyan Pakistanlılar, göz bebekleri saydıkları Pakistan Ordusunu varlık sebebi bildiler.  Ne var ki, siyasi arenada yaşanan liderlik sorunu ve sonu gelmeyen yolsuzlukların yarattığı darbe zeminleri, ihtiraslı Pakistan generalleri için kusursuz darbe gerekçeleri sundu.  Kronikleşen darbe süreçleri dizleri üzerinde doğrulmaya çalışan Pakistan’ı her defasında yeniden yere serdi. Yolsuzluklar ve gelir dağılımındaki adaletsizlik Beluci, Peştu, Pencabi, Sindi ve Bengali gibi etnik kimliklerden oluşan ülkede yarattığı buhranla 1972’de Doğu Pakistan’ı yani bugünkü Bangladeş’i Pakistan’dan kopardı.

170 Milyona varan nüfusuyla ve maalesef  % 30 seviyelerinde seyreden okuryazarlık oranı ile Pakistan, halen Urdu dilinde “Jagirdar” ya da “Zemindar” şeklinde adlandırılan ordudan, bürokrasiye, parlamentodan pamuk ve pirinç tarlalarına kadar hüküm süren büyük toprak ağalarının ve nüfuz sahibi feodal ailelerin ülkesi. Feodal bir zemin üzerinde şekillenmiş ekonomik, sosyal ve siyasi yaşam,Pakistan’ın karşı karşıya kaldığı krizleri, adaletsizlikleri, yoksulluğu, cehaleti, devlet ve millet olma yolundaki zorlukları çözümsüz kılan fasit bir daire halinde. Çocuğu yaşlısı, kadını kızı ile yediden yetmişe Pencap’ın geniş pirinç ve pamuk tarlalarında karın tokluğuna çalışarak sefalet içinde yaşayan milyonlarca Pakistanlı, feodal siyasilerle feodal generallerin tepişmeleri arasında ezilip gidiyor adeta.

“Orda Bir Köy Var Uzaklarda”

Pakistan, birçok açıdan Türkiye’nin adeta bir izdüşümü. Darbe geleneklerinden tutun da, bayrağındaki hilal ve yıldıza, milli şairlerimiz Mehmet Akif Ersoy ve Muhammed İkbal benzeşmesine kadar nereye baksanız Türkiye’den esintiler bulursunuz. Pakistan bana Ahmet Kutsi Tecer’in “Orda Bir Köy Var Uzakta” şiirindeki şirin köy gibi gelmiştir hep;

“Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür…”

Birçoğumuz hiç gitmemiş ve görmemiş olsak da, Pakistan’ı anayurdumuz kadar sıcak ve yakın hissederiz kendimize. Milletçe acılarıyla kederlenir, tebessümleriyle mutlu oluruz. İçimizdeki Pakistan sevgisi, beklentisiz bir aşk hikayesi gibidir. Pakistanlılarla olan kardeşlik bağlarımız aslında oldukça kadim ve köklü bir geçmişe uzanır. 1001 yılında Gazneli Mahmut’un Orta Asya’dan güneye doğru başlattığı Hint seferleri yaklaşık 20 yıl sürer. Bu seferler sonunda fethedilen bölgelerde yerleşik hayat sürmeye başlayan Türk komutanlar, bugüne kadar uzanan Pak-Türk kardeşliğinin ilk temellerini atarlar. O günden bugüne bölge üzerinde hala yaşayan en belirgin Türk Kültürü etkisi Urdu dilinde görülür. Gazneli komutanların bölge halkı ile kaynaşmasıyla birlikte gelişen Urdu dili “Ordu” kelimesinden türemiş ve yoğun bir şekilde Türkçenin etkisi altında kalmıştır. Bugün kimi kaynaklara göre Urduca ve Türkçe arasında 2000’i aşkın ortak kelime bulunmaktadır. Bunlardan 500’e yakın kelimenin ise halen günlük hayatta kullanılmakta olduğu bilinmektedir. Örneğin “damat”, “cehiz”, “dost”, “ümid”, “elvida” Urdu dilinde halen sıkça kullanılan Türkçe kelimelerden bazılarıdır. Urduca, Türkçeyle birlikte Arapça, Farsça, Hintçe ve İngilizceden etkilenmiş hatta bu dillerin kaynaşmasıyla oluşmuş bir dildir.

Türkiye ile Pakistan arasındaki manevi köprünün temel taşlarından birini de doğunun şairi Muhammed İkbal oluşturur.  Bir Türkiye ve Mevlana aşığı olan Muhammed İkbal, İslam coğrafyalarının dertleriyle hemhal olmuş, mütefekkir bir yazar ve şairdir. Pakistan fikrini ilk ortaya atan aydınlardan biri olan Muhammed İkbal, Türk topraklarının işgale uğramasının ardından işgali protesto etmek ve Hint Müslümanlarını harekete geçirmek için Lahor’da büyük bir kalabalığa coşkulu bir konuşma yapar. Konuşmasında rüyasında gördüğü alemlerin efendisinin kendisine; “Ey Hicaz bülbülü bana ne hediye getirdin?” diye sorduğunu, kendisinin de “Ey Allahın Resulü, size hediye olarak Çanakkale’de şehit düşen Mehmetçiğin mübarek kanının bulunduğu bu şişeyi getirdim.” diyerek şişeyi hazreti peygambere sunduğunu anlatır. Bunun üzerine meydanı dolduran yüz binler üzerlerinde ne varsa Türkiye’de kurtuluş savaşını yürütenlere gönderilmek üzere meydana bırakırlar.

Türkiye’ye gönülden bağlı olan Muhammed İkbal, Türkiye’ye düzenleyeceği bir ziyaret esnasında bulunduğu uçağın Türk hava sahasına girdiği anons edilince, aniden ayağa kalkar ve birkaç dakika sessizce kımıldamandan ayakta bekler. Tekrar bulunduğu yere oturduğunda bu hareketinin nedenini soran heyetteki arkadaşlarına; “Bu topraklarda yaşayan millet öyle bir millet ki, yıllarca İslam’ın muhafızlığını yapmışlardır. Bu millet olmasaydı İslam, Arap Yarımadasına hapsolurdu. Ayrıca bu topraklar Mevlana hazretlerinin yattığı topraklardır. Bu millete ve Mevlana’ya hürmeten ayağa kalkma gereği duydum.” diyerek Türkiye’ye ve Mevlana’ya olan sevgisini dile getirir.

Çeyizlerini gönderen Pakistanlı genç kızlardan, gelirini Türkiye göndermek için çocuğunu satışa çıkaran Pakistanlı anneye kadar,  Pakistan’la Türkiye arasındaki kardeşlik bağlarını müstesna kılan birçok tarihi vakayı tarih sayfalarında bulabiliriz… Ne var ki, Türkiye ile Pakistan arasındaki müstesna kardeşlik bağları, gücünü acıların paylaşımından alarak anlam kazanmış ve kök salmıştır.

Pakistan şimdi bir başka acının kollarına düşmüş ve soluk soluğa. Selin oluşturduğu küçük adacıklara sığınmış, varını yoğunu, çoluğunu çocuğunu yitirmiş mütevekkil Pakistanlı anaları, simalarında açmış çileçizgileri ile “Allah Malik” yani “Mülk Allah’ındır” derken görmek göz pınarlarımızı zorluyor.

Hamiyetperver bir imparatorluğun genlerini taşıyan kadirşinas Türk halkı, sivil toplum örgütleri, fakiri, zengini, başbakanı, işçisi, köylüsü, kadını, erkeği ve çocuklarıyla bir kez daha Pakistanlı kardeşlerinin yanında. Ülkemizin sınır ötesi misyonlar üstlenmiş, rıza-i ilahi için yeryüzünün doğusundan batısına kuzeyinden güneyine din, dil, ırk ayırt etmeden mazlum ve muhtaç halklarına el uzatan yardım kuruluşları, dış politikada eksen genişleten küresel güç Türkiye’nin akıncıları gibi yetiyorlar her yere.

Türkiye’nin Pakistan Yaklaşımı Değişmeli

Siyasi rengi ne olursa olsun tüm hükümetlerin ve Türk devletinin Pakistan yaklaşımı, bugüne kadar son derece pozitif olmakla beraber genelde felaket ve zor günlerde karşılıklı yardımlaşma şeklinde, yani duygusal bir çizgide gelişmiştir. Şurası çok iyi bilinmelidir ki Pakistan, nüfuz coğrafyamızın merkez üssüdür. Türkiye’nin bölgesel ve küresel anlamda nüfuz gücünü artırarak imparatorluk misyonlarını yeniden üstlenmeye başladığı bir dönemde, Pakistan yaklaşımımızın da vizyonel bir değişime girmesi gerekiyor. Türkiye’nin Pakistan politikaları duygusal ruh giydirilmiş rasyonel bir yapıya kavuşmalıdır. Türkiye insani yardımların da ötesine geçerek, tarihi ve kardeşlik bağlarından doğan haklarla Pakistan’a sosyal ve siyasal anlamda da dokunabilmelidir.

Bu yönde Türkiye’nin Pakistan üzerinde gerçekleştireceği en önemli dokunuş bir toplumsal bilinçlenme dokunuşu olmalıdır. Pakistan’ın içinde bulunduğu kısır döngünün tek kilidi eğitim merkezli toplumsal bir bilinçlenme ve dönüşüm projesi olacaktır. Pakistan halkının son derece düşük olan okuryazarlık düzeyi ve maalesef ki, mevcut feodal sistem ülkedeki toplumsal dönüşüm ve sosyal reformların önünde yatan en büyük engeldir.

Ülkedeki sosyal dönüşümün gerçekleşebilmesi için Pakistan’daki sivil toplum kuruluşları güçlendirilmelidir. Pakistan sivil toplum örgütlerinin son derece zayıf olduğu bir ülke. Köklü bir vakıf medeniyetine sahip olan Türkiye’nin Pakistan’a sosyal anlamdaki en etkin dokunuşu vakıf modelinin Pakistan’a transferi olacaktır. Ülkemizde olduğu gibi eğitimden sağlığa, insan haklarından, demokrasiye yaşamın her evresinde misyonlar üstlenecek olan vakıflar, Pakistan’ın kronikleşmiş toplumsal sorunlarına nihai çözümler sağlayarak gerekli dönüşüm sürecini hızlandıracaktır.

Pakistan’ın Sivil Toplum Dinamikleri Güçlendirilmeli

Türk ve Pakistan STK’ları bir araya gelerek özellikle eğitim, kadın ve çocuk konularında Pakistan’da ortak projeler geliştirmeli ve uygulamalıdırlar. Ülkemizde bulunan sivil toplum örgütlerinin dış politikamızda yaşanan eksen genişlemesine paralel olarak vizyonlarını genişleterek uzak coğrafyalarda misyon üstlenmeleri gerekmektedir. Emperyalist devletler sivil toplum hareketleriyle başta Afrika ve Asya olmak üzere dünyanın birçok noktasına uzanarak yardım adı altında fakir ve yoksul halkları köleleştirip zenginliklerini sömürdüler. Bununla da yetinmeyerek yürüttükleri misyonerlik çalışmalarıyla insanları aç kalmak ya da din değiştirmek tercihi arasında bıraktılar.  Tarihinin en güçlü dönemlerinde dahi bu tür gayri ahlaki tavırların uzağında duran ve hiçbir ayrım yapmadan muhtaç tüm halkları himaye eden bir imparatorluğun temsilcileri olarak sivil toplum örgütlerimiz sınır ötesi stratejiler geliştirmelidirler. İslam ülkeleri arasında en deneyimli ve cesur sivil toplum geleneğine sahip STK’larımızın Pakistan’daki STK’larla ortak projeler yürütmeleri hem mevcut sosyal sorunların çözümü noktasında hem de STK deneyimlerimizin Pakistan’a aktarılmasında son derece yararlı olacaktır.

Mavi Marmara hareketinde de görüleceği üzere sivil hareketler, kemikleşmiş, çözümsüz ve el sürülemezmiş gibi görülen uluslararası meselelere dahi müdahale ederek, tarihin akışını müspet yönde değiştirecek süreçleri tetikleyebilmektedirler. Önümüzdeki çağın sivil toplum çağı olduğu gerçeğini görerek,  sosyal, ekonomik ve siyasal yaşama ilişkin her alanda güçlü, dinamik, vizyon ve misyon sahibi sivil toplum örgütleri geliştirerek yeryüzüne dağılmalıyız. Pakistanlı büyük mütefekkir Muhammet İkbal’in “Pakistan bizimdir, Hindistan bizimdir, Çin bizimdir.  Müslüman’ız biz bütün cihan bizimdir.” sözündeki evrensel misyonu düstur edinmeliyiz.

Yaşanan büyük sel felaketinin ilerleyen süreçte Pakistan’da ekonomik, sosyal ve siyasi anlamda artçı şoklarının hissedileceğini söyleyebiliriz.  Pakistan halkı hükümetin sel felaketindeki çaresizliği ve çözümsüzlüğü karşısında bir kez daha iyi yönetilmediğini ve kendi kaderi ile baş başa olduğunu acı bir şekilde yaşayarak öğrenmiş bulunuyor. Şeker ve un felaket öncesinde de sonrasında da ülkede karaborsa satılıyor. Ülkenin sanayi kenti Karaçi’de bile sık aralıklarla enerji kesintileri uygulanıyor. Ülkeyi yöneten feodal azınlıkla toplumun köylü ve işçileri arasındaki hayat standardı dipsiz bir kuyu gibi. Kısacası Pakistan, sosyal, ekonomik ve siyasi gerilimin biriktiği ve yıkıcı depremlere gebe bir fay hattı üzerinde. Ülkenin son derece kırılgan ve kaygan etnik bir federal sistem üzerinde oturduğu, terör tehdidi altında olduğu da düşünülürse söz konusu fay hattının her an güçlü bir deprem üretebileceği ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu görüyoruz.

Büyük felaketler kimi zaman beraberinde büyük değişim ve dönüşümler getirir. Yaşanan son sel felaketinin Pakistanlı kardeşlerimizin çile yolculuğundaki son menzil olmasını ve “Pak” ülkenin “Pak” insanlarına aydınlık bir gelecek sunmasını diliyoruz.

Ali ŞAHİN
15.09.2010
Yayın: Mostar Dergisi

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here