Bu yazının kurgusunu aslında bundan 5 ay önce hazırlamış ve ilk paragrafını da kaleme almıştım. Ancak, gerek Türkiye’nin gerekse Güney Asya’nın yoğun ve sıcak gündemi bu yazıyı hep öteledi. Bugün yaşanan “Gazze Katliamı” ile “Evet, işte o yazının tam zamanı” dedim ve kaldığım yerden tekrar devam etmeye başladım.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanımız Nimet Çubukçu Hanım’ın İsrailli meslektaşı İsaac Herzog’un resmidaveti üzerine, 21- 24 Mayıs 2008 tarihleri arasında İsrail’e düzenlediği ziyareti gerçekleştiren heyet içerisinde ben de bulundum. Ülkemizin yetiştirdiği deneyimli ve yetenekli diplomatlardan biri olan Tel Aviv Büyükelçimiz Sayın Namık Tan’ın eşsiz ev sahipliğinde gerçekleşen ziyaret süresince, İsrail’in sosyal politikalarını gözlemlemeye yönelik çeşitli temaslarda bulunduk. Ama benim asıl merak ettiğim sosyal politikalarından çok, İsrail ve İsraillilerin içinde bulunduğu psikososyal durumdu. 4 gün süren ziyaret süresince İsrail’in kuzeyinden güneyine, Kudüs’ten Tel Aviv’e tüm kentlerini ziyaret etme ve psikolojik gözlem yapma imkanı buldum.

İsrail Kendi Varlığını Tanıyabilmiş Değil!

Ben Gurion havaalanına iner inmez ilk kez ziyaret ettiğim İsrail’in bende uyandıracağı ilk hissi oldukça merak ediyordum doğrusu. Çok gelişmiş bir özgüven, mağrur ve güçlü bir duruşla karşılaşacağımı düşünürken tam tersi, korku ve tedirginlikle paranoyaya dönüşmüş bir İsrail buldum karşımda. Bu karşılaşma, dışarıdan okuduğunuz, izlediğiniz ve bilinçaltınıza sinsi bir şekilde yerleştirilmiş güçlü ve baş edilmesi güç İsrail imajını bir anda silip atıyor içinizden.

Havaalanından ayrılıp İsrail’in başkenti Tel Aviv içlerine doğru daldığınızda tek devlet ve tek millet olma adına bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsunuz. Sokaklarda yürürken dünyanın çok farklı coğrafyalarından derlenip toplanmış “İsrail Oğulları”nın henüz entegre bir toplumu oluşturamadıklarını rahatlıkla hissedebiliyorsunuz. En çok dikkatimi çeken nokta ise temizlik ve bakım gibi alt kademe işlerde çalışanların çoğunun siyahi Yahudilerden oluştuğuydu. Caddelerde gezinen ve birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilen Amerika, Avrupa, Afrika ve Asya  kökenli İsraillilerin simalarında okuyabildiğim ilk ifadeler tedirginlik, güvensizlik, gerilim ve umutsuzluktu. Adeta bir kişilik ve karaktere dönüşmüş bu psikolojiyi kentlerin duvarlarında, meydan ve sokaklarında bile hissedebiliyorsunuz.  Altyapı, kentsel tasarım ve peyzaja nerdeyse hiç yatırım yapılmamış gibi. Zengin kimi semtler hariç, kentler oldukça sıradan. Bir kentten diğerine giderken yol boyunca örülmüş güvenlik duvarları aslında İsrail’in ve Yahudilerin kendi kendilerini hapsettikleri büyük bir hapishaneden başka bir şey değil.  İnsanların ve kentlerin psikolojilerinden çıkardığım en çarpıcı tespit ise İsrail’in ve İsraillilerin henüz kendi kendilerini bile kabullenip tanıyamadığı yönünde. İnsanlar sanki İsrail’in ve bu toprakların kendilerine ait olmadığını, zoraki ve geçici olarak burada bulunduklarını düşünerek yaşam sürüyorlardı. Daha da önemlisi mutsuzlardı.

Türk STK’ları Taşeron Olarak Kullanıyorlar

Ziyaretin 3. gününde Bakan Çubukçu başkanlığındaki heyetimiz Amerikan-Yahudi Ortak Dağıtım Komisyonu adlı sivil toplum kuruluşunun Türkiye’den Sorumlu Direktör Yardımcısı Ami Bergman ile bir çalışma kahvaltısında bir araya geldi. Ami Bergman’ın kahvaltıda Amerikan-Yahudi Ortak Dağıtım Komisyonu’nun yaptığı çalışmalara ilişkin verdiği bilgiler enteresandı. Komisyon Türkiye’nin de dahil olduğu dünyanın birçok ülkesinde, yaşlılar, engelliler, kadın ve  çocuklar için milyonlarca dolarlık sosyal projeler yürütüyordu. Komisyon İsrail’i tanımayan ve riskli kimi ülkelere ise Türkiye’deki bazı sivil toplum örgütlerini kullanarak giriyor ve faaliyetler yürütüyordu. Örneğin İsrail pasaportu taşıyanların asla giremeyeceği Pakistan’a Türkiye’de bulunan ve adını da verdiği bir sivil toplum örgütü vasıtasıyla girdiklerinden büyük bir gururla bahsetti.

İsrail, dünya genelinde ve özellikle İsrail karşıtı toplumlarda yürüttüğü bu sosyal çalışmalarla, sempati kazanmaya ve diplomatik tanınmanın yanı sıra toplumlar nazarında da meşruiyet kazanıp, Filistin’deki işgali dünya kamuoyuna hazmettirmeye çalışıyor. Ancak ziyaretin son günü Ben Gurion hava alanında yaşayacaklarımız, İsrail’in ne tür bir çelişki ve paranoya içinde olduğunu göstermesi bakımından manidardı.

Ziyaretin son günü kaldığımız otelden heyet halinde havaalanına hareket ettik. Uçuş saatimizden yaklaşık bir buçuk saat önce vardığımız havaalanında pasaportlarımızı topluca teslim ederek VIP salonunda beklemeye başladık. Uçuşa 15 dakika kala pasaportları sahiplerine dağıtan İsrail güvenlik görevlisi elindeki son pasaportun fotoğraflı sayfasını havaya kaldırarak pasaportun kime ait olduğunu sordu. Pasaport bana aitti ve beklemek zorunda olduğum söyleniyordu.   Gerekçesini sorduğumda “İsim Benzerliği” gibi saçma bir gerekçe sunuldu. Oysa o pasaportla İsrail Ankara Büyükelçiliği’nden vize almış, yine o pasaportla İsrail’e Devlet Bakanımız Nimet Çubukçu Hanımefendinin heyetinden biri olarak giriş yapmış ve 4 gün İsrail’de bulunmuştum. Tel Aviv Elçimiz Namık Tan Bey ve Nimet Hanım’ın tüm çabalarına rağmen Mossad’dan onay gelinceye kadar beklemek zorunda olduğumu, sayın bakan ve geri kalan heyetin uçağa geçmesi gerektiğini söylediler. Bu anlaşılmaz tavır başta Nimet Hanım olmak üzere tüm heyetin moralini altüst etti ve ben olmadan uçağa geçmeyeceklerini söylediler. Uçağın kalkış saati dakika dakika gecikirken sık aralıklarla benim dışımda kalan heyetin uçağa geçmesi gerektiği, aksi takdirde uçağın kalkamayacağı şeklinde saygısızca tehditler gelmeye başladı. Uçak sayın bakan ve heyet geçmediği için havalanamadı. Heyette moraller sıfırlanmış ve 4 gün süresince yürütülen çalışmalar neticesinde elde edilen pozitif İsrail imajı, karşılıklı muhtemel anlaşmalar ve işbirliği olasılıkları yerini hayal kırıklığı ve nefrete bırakmıştı.  Uçuş saatimizden yaklaşık 1 saat sonra pasaportum için gelen onayla birlikte Uçağa geçtik.  Uçağa adımımızı atar atmaz kopan yoğun bir alkış protestosu, moralleri hepten tüketti. Heyette bulunan Gazeteci Yazar Nuray Mert hanımın durumu izah etme çabaları Nimet Hanım’dan dolayı beklediklerini düşünen yolcuları yatıştırmaya maalesef yetmedi. Türkiye’ye döndükten sonra Nimet Hanım Makamı’na çağırdığı İsrail Ankara Büyükelçisi Gabbi Levi’ye protesto ve üzüntülerini iletti. Heyette bulunan ve engelliler alanında bir çok ortak projeye sıcak bakan İstanbul Milletvekili Lokman Ayva ise İsrail ile mutabık kalınan tüm engelli projelerini iptal etti. İsrail Ankara Büyükelçisi Levi’nin şahsıma gönderdiği özür mektubu ise yaşananları unutturmaya yetmedi.

Milyonlarca dolar harcayarak deniz aşırı ülkelerde İsrail sempatisi yaratmaya çalışan İsrail’in Bakan düzeyinde bir Türk Heyeti’ne koyduğu bu saygısızca tavır, içinde bulunduğu çok önemli bir çelişki ve çaresizliği ortaya koymaktaydı.

Psikopat Devlet, Paranoyak Toplum

İsrail ve İsraillerin psikososyal yapısı üzerinde 4 gün süreyle yaptığım yoğun gözlem sonucunda bende oluşan İsrail tanımı özetle; “Psikopat bir devlet ve paranoyak bir toplum” şeklinde oldu.  Bu tanımın altını dolduran bir gerekçe var; İsrail’de bulunma nedenini sorgulayan, güvenlik duvarları gerisinde zoraki ve sürekli teyakkuz halinde yaşam sürmeye alıştırılmış bir toplumu ancak yaratacağınız şiddet kültürü ve tehditlerle bir arada tutabilirsiniz.

Psikopat devlet kimliği ve bu kimlikle yarattığı paranoyak bir toplumla İsrail, yeryüzünde antisemitizmi bizzat kendisi yaratıyor.  İsrail’in var olabilmesinin, farklı coğrafya ve kültürlerden planlı bir şekilde göç ettirilerek toplanmış, ancak birbirlerine entegre olamayan Yahudileri bir arada tutabilmenin tek yolu bu. Şiddet ve kan, Yahudileri bir arada tutan birbirine yapıştıran  bir harç görevi görüyor adeta. İsrail bu yönüyle yeryüzünün ve insanlık tarihinin tek suni devletidir aynı zamanda. Siyonizm’in amacı, savaş ve çatışmalarla bir İsrail tarihi ve milleti yaratmaktır.

İslam Oğulları ile İsrail Oğulları arasında tarih boyunca 1948 yılına kadar kapsamlı bir savaş yaşanmadığı gibi, İslam coğrafyası Yahudiler için tarih boyunca sığınabilecekleri güvenli bir liman olmuştur. Siyonist zihniyetin vaat edilmiş topraklarda, “Büyük İsrail” hayaliyle birlikte gerilmeye başlayan ilişkiler, İsrail’in şiddet ve zorbalık grafiğinde Gazze Katliamı ile bir kez daha zirve yapmış durumda.

Ancak İsrail’in unuttuğu bir nokta var. Azınlık psikolojisi ile elde edilen savunma teknolojisi ve ekonomik gücün de bir sonu ve sınırı olacaktır. Herkesin sizden nefret ettiği bir coğrafyada ne kadar güçlü olursanız olun, ilanihaye barınmak mümkün değildir. Ve her insanın olduğu gibi, her ülke ve milletlerin de ecelleri vardır. Varlık sebebini sadece şiddet kültürü ile ilişkilendiren ancak kendi kendini yok ettiğini göremeyen İsrail, bu ecele doğru hızla sürüklenmektedir.

Ali ŞAHİN
Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı
28 Aralık 2008

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER