Korku – gerilirim türü filmlerden hoşlanan sinemaseverler, 2004 yapımı “The Village” “Köy” filmini hatırlayacaklardır. Yaşadıkları kasabayı çevreleyen ormanın içinde, kendilerini modern dünyadan soyutlayarak yaşayan tutucu bir topluluk, çizili sınırların ve çitlerin aşılması durumunda, ormanın içinde yaşayan yaratıklarca yok edileceklerine inanmaktadırlar. Kasabadaki tüm topluluk üyeleri bu korku kültürü ile yönetilerek dış dünyadan soyutlanmakta; tutucu ve geleneksel yaşamları bu şekilde muhafaza edilmektedir…

Türk Dış Politikası ve Diplomasisi söz konusu olduğunda ilk aklıma gelen bu “Köy” filmi olur. Türk halkı yıllarca kendini çevreleyen ülkelerin topraklarımızda gözleri olduğu şeklinde yaratılan bir korku ve nefret kültürü ile yönetildi. Buna göre altı asır sonra bizden doğan Suriye, Yunanistan, Irak, Bulgaristan, Ermenistan ve kadim komşularımız İran, Rusya bizi parçalayacak düşmanlarımızdı. Bu korku ile 80 yıl sınırlarımız içerisinde mahpus bir yaşam sürdük. Ne sınırların ötesine geçebildik, ne de ötelere dair düşler besleyebildik. Şuur altlarımıza yerleştirilen bu korku kültürü bir yandan özgüvenlerimizi yok ederken, diğer yandan da kişilik ve kimlik problemlerine duçar olduk. Bırakın sınır ötesi düşleri, okyanus aşırı diyarları, çekildiğimiz sınırlarımızı bile kendi kendimize dar ettik. Türkiye, koca bir asrı incir çekirdeği meselelerden kardeş kavgaları,  yasaklar, siyasi istikrarsızlıklar, darbelerle heba etti. Birbirimize yettik!

Lambaya hapsedilen cin misali geçen uzun yılların ardından Türkiye, yeniden uyanıyor. Son 10 yıllık sürece baktığımızda, Türkiye’nin dış politika ve diplomaside yakaladığı tarihi açılımlar, suskun bir volkanın yeniden tütüşünü andırıyor. Kıbrıs, Suriye ve Ermeni açılımı, “One Minute” tekdiriyle Ortadoğu Politikalarımızda İsrail’in sistem dışı bırakılması, İran yakınlaşması, Afganistan ve Pakistan arabuluculuğuyla Güney Asya’ya uzanan nüfuz gücü, Suriye açılımına paralel başlatılan Irak açılımı, yine İKÖ, BM Güvenlik Konseyi, NATO ve AKPM gibi uluslararası örgütlerde artan Türkiye etkinliği, Türk Diplomasisinin küresel bir dönüşüm yaşadığını gösteriyor.

Türk Diplomasisinde Şuuraltı Temizliği

Tüm bu gelişmeler, sınırlarımız içinde oluşmaya başlayan harmoni ile tetiklenen Türk Dış Politikasının, sahip olduğu potansiyellerle ne denli sınır ötesi dalgalar yaratacağının somut bir göstergesidir. Türkiye, kendisini bu kadar kısa sürede küresel bir aktör konumuna getiren diplomasisinde şu köklü dönüşümleri yaşadı ve şuuraltı temizliğini yaptı:

1-Tek eksenli Türk Dış Politikası ve Diplomasisi çok eksenli bir yörünge zenginliğine kavuştu. Osmanlı sonrası izlenen alternatifsiz ve mahkum Batı Politikaları Türk  Diplomasisini kısırlaştırdı. Kendini sadece batı ile özdeşleştirmeye çalışan ve batılı değerler dışında tüm değerlere gözlerini kapayan Türkiye’nin Doğu, Güney ve Kuzey Politikaları  Batı Politikalarının gölgesinde kaldı. Türkiye gündemi belirleyen değil, gündemi belirlenen ülke haline geldi. Son dönemde Batı Politikalarına paralel olarak özelikle Doğu ve Güney politikalarında yakalanan eksen zenginliği Türkiye’yi yeni ummanlara taşımıştır. Afganistan-Pakistan buluşturulması ve Afganistan’da oynanan aktif rol, Ortadoğu ve Ermenistan açılımı diplomaside eksen zenginliğinin sonucu olarak atılmış tarihi adımlardır.

2- Tek merkezli Türk Diplomasisi çok merkezli yapıya dönüşmüştür.  Dış İşleri Bakanlığı Merkezli işleyen Türk Diplomasi trafiğine Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık dinamizmi eklenerek dış politikada vizyon ve misyon zenginliği yakalanmıştır.  Cumhurbaşkanlığı, Özal sonrası hiçbir dönemde diplomaside bu denli etkin rol oynamamıştır. Abdullah Gül’ün dış işleri ve diplomasi geleneğinden geliyor olması, Başbakan Erdoğan’ın sınırları aşan güçlü ve karizmatik liderliği, Dış İşleri Bakanlığı’nda Ahmet Davutoğlu farkı, bugüne kadar karşılaşmadığımız güçlü bir diplomasi üçgeni oluşturmuştur.

3-Türk Diplomasisinde militer diplomasi anlayışının yerini sivil anlayış almıştır. Bu anlayışın bir sonucu olarak  ortaya çıkan diyalog yöntemi Türk Diplomasinin ciğerlerini açmış, hareket alanını ve kabiliyetini genişletmiştir. Çok değil 10 yıl önce sınırlarına asker yığdığımız Suriye,  sivil diplomasi ve diyalog sonucu sınırları ve kucaklarını Türkiye’ye sonuna kadar açmıştır. Yine militer anlayış içerisinde çözümü nerdeyse mümkün olmayan Ermenistan açılımı yaşanmış, Kıbrıs meselesinde önemli ilerlemeler kaydedilmiş, çözümsüzlüğü değil çözümü isteyen taraf pozisyonuna geçilerek, Rum tarafına üstünlük sağlanmıştır.

4-Türk Diplomasisinde korku kültürün yerini barış ve kardeşlik kültürü almıştır. Türk Diplomasisi şuuraltına yerleştirilen korku ve nefret kültürü ile kendisini çevreleyen ülkeleri  tehdit olarak algıladı. Altı asır tebaamız olarak kalan toplumlardan sindik, korktuk. Oysa İngilizler Güney Asya’dan, İtalyan ve Fransızlar Afrika’dan, Ruslar Orta Asya’dan çekilirken bırakın kendi sınırları içine  hapsolmayı çekildikleri coğrafyalardaki nüfuzlarını sürdürmenin yollarını aramış ve bunu başarmışlardır. Osmanlı sonrası Türk Diplomasisi bunu başaramamış;  “Köy” filminde olduğu gibi kendini sınırları içine adeta tecrit ederek insanlarına aşıladığı korku kültürü ile nerdeyse asra varan yaşam sürmüştür. Korku kültürü, yıllar geçtikçe bir sınır ve bölünme fobisine dönüşerek, mevcut sınırlarımız içinde kalan tebaaları dahi kendi kendimize tehdit şeklinde algılatmış ve adeta bir paranoyaya dönüşmüştür. Korku ve tehdit kültürünün yerini barış kültürünün almasıyla birlikte, hem içeride hem de suni sınırlarımızın ötesinde halkların kardeşliğine doğru cesur adımlar atılmıştır.

Diplomasi Açılımını Bekleyen Tehlikeler ve Öneriler

Türk Diplomasisi bu hızlı açılım ve dönüşümü yaşarken varılan destinasyonları muhkemleştirecek ve oradan daha öteye taşıyacak diplomasi argümanlarına ihtiyaç duyulacaktır. Açılımlarla varılan her destinasyonda kurulacak istasyonlara ve bu istasyonlarda politika geliştirecek, varılan anlaşma ve ilişkileri daha ileri noktalara taşıyacak insan kaynaklarına yeni strateji ve politikalara ihtiyaç duyulacaktır. Türkiye’nin diplomatik açılım sürecini bekleyen riskler ve ivediyen yapılması gerekenler şunlardır:

1- Türkiye’nin Batı’ya paralel Doğu, Batı ve Kuzey Politika açılımlarını işletip sürdürebilecek uzman yetersizliği. Bu hızlı açılım süreçlerinin sağlıklı bir şekilde yönetilerek daha ileri noktalara taşınması gerekecektir. Türkiye şu aşamada bu açılımları omuzlayıp taşıyabilecek uzman yetersizliği ile karşı karşıya. Bu uzman açığını kapatmak için insan kaynaklarımızın iyi yönetilmesi gerekmektedir.

2- Üniversiteler yeniden yapılandırılmalıdır. Üniversiteler ideolojik yapılanmalardan arındırılarak Türkiye’nin açılımına paralel politikalar, stratejiler üreten ve bu yönde uzmanlar yetiştiren bilim merkezleri haline getirilmelidir. Öğrenci değişim programları ile Türkiye dünyanın her yanına öğrenci göndermeli ve uzanabileceği nüfuz alanlarında insan yetiştirmelidir.

3- Türk Diplomasisine lobicilik eklenmeli. Ne denli güçlü bir dış politikanız olursa olsun, diplomasinizi lobicilik faaliyetleriyle desteklemediğiniz sürece işleriniz kolay olmayacaktır. Türkiye, maalesef, Avrupa’da yaşayan 3.5 milyon soydaş varlığını ortak bir paydada buluşturarak etkin bir lobi hareketine dönüştürememiştir. Bırakın lobi hareketine dönüştürmeyi, soydaşlarımız bizzat kendi hariciyemiz tarafından tehdit ve sıkıntı olarak algılanmıştır. Türkiye, Avrupa ve dünyanın diğer noktalarında yaşayan sadece soydaş değil, Türkiye’ye sempati duyan Pakistan gibi ülke vatandaşlarının varlığını da yine bir lobi hareketine dönüştürebilmelidir. Türkiye’nin sınırları dışına taşması ve en az 5 milyon insanını tohum serper gibi dünyaya yayması kürsel güç rolünü üstlenen Türkiye’nin geleceği için elzem bir adımdır.

4- STK’lar sınır ötesi misyonlar üstlenmelidir. Türkiye’nin STK misyon ve vizyonunu genişleterek kültürden sanata, eğitimden, sosyal hizmetlere her alanda profesyonel STK oluşumlarını desteklemesi, nüfuz bölgelerindeki yerel STK ve toplumlarla daha kolay bütünleşir hale gelmesi gerekmektedir.

5- Profesyonel “think tank” oluşumları yaygınlaştırılmalı ve güçlendirilmelidir. Türkiye’nin gelişmiş birçok ülkede olduğu gibi dış dünyaya açılma noktasında bağımsız ve objektif “think tank” oluşumları tarafından üretilecek strateji ve politikalara ihtiyacı olacaktır. “Think tank”lerin, Türk Dış Politikasına rota çizen, yön veren  düşünce kuruluşları olarak diplomasimize entegre edilmeleri de bu süreçte yararlı olacaktır.

Türkiye, bölgesel güç olma yolunda ilerleyen bir ülke değil, küresel bir güçtür. Bugün küresel bir güç varsayılan ABD, yeryüzünde korku ve zor kültürüyle hüküm sürerken Türkiye, aradan geçen altı asra rağmen doğudan batıya, kuzeyden güneye gittiği her coğrafya ve farklı iklimde saygı ve sevgiyle kucaklanmaktadır. 2001 yılından bu yana her gün birkaç yabancı askerin öldüğü Afganistan’da TSK’ya tek el ateş edilmemiş olması bundandır. Türkiye potansiyellerini keşfedip değerleriyle yüzleştiği sürece küresel bir güçtür ve nüfuz coğrafyasının sınırlarını sadece kendi hayalleri tayin edebilir.

Ali ŞAHİN
Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı
20.10.2009

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here