Haziran ayı içerisinde Keşmir Cemaat-i İslami Partisi Lideri Abdürreşit Turabi ve beraberindeki heyet kimi temaslarda bulunmak üzere Türkiye’ye gelmişlerdi. Turabi ve heyeti  ile hem Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi GASAM’da,  hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir araya geldik. Keşmir Asya’nın Filistin’i. O’da Filistin gibi 1948 yılından bu yana kanayan derin bir Müslüman yarası. Ne var ki, modern dünyadan uzak Asya’nın yüksek platolarında gözden ırak olması nedeniyle dünya gündeminde Filistin kadar yer tutamıyor. Arakan da öyle.

Keşmir’de Müslümanlara karşı 60 yılı aşkın süredir devam eden Hindistan zulmünü dile getiren Turabi ile TBMM bahçesinde haber kanallarına röportajlar verdik ve Keşmir’i gündeme taşımaya çalıştık. Turabi’ye bizden beklentilerini sorduğumda aldığım cevap Türkiye’nin mazlum toplumların şuur altlarında ve ufuklarında ne ifade ettiğini ve nasıl bir anlam kazandığını göstermesi açısından son derece çarpıcıydı. Turabi; “Biz görüyoruz ki, Recep Tayip Erdoğan liderliğinde Türkiye mazlum ülke ve toplumların hamisi konumuna gelmiştir. Türkiye ve Erdoğan nasıl Filistin meselesine sahip çıkıyorsa, nasıl Somali’deki aç insanların yardımına koşan ilk ülke oluyorsa, ekonomik ve siyasi menfaatleriyle ters düşse bile nasıl mazlum Suriye halkının yanında yer alabiliyorsa Erdoğan ve Türkiye’den mazlum Keşmir halkının da yanında yer almalarını bekliyoruz. Binlerce kilometre uzaktan Başbakan Erdoğan ve hamiyetperver Türk insanına Keşmir halkının bu yardım ve imdat talebini iletmek için geldik.” dedi.

Turabi’nin bu ifadeleri bana 1530 ve 1550’li yıllarda Osmanlı’nın ihtişamlı dönemlerinde Hindistan-Gücerat ve Endonezya-Açe Sultanlıklarının Hint Okyanusu’ndaki Portekiz zulmüne karşı İstanbul’a gönderdikleri yardım heyetlerini hatırlattı. Aradan asırlar da geçse yeryüzünün mazlum toplumları Osmanlı’nın devamı gördükleri Türkiye’ye olan güven ve umutlarını hala kaybetmemişler.

Emperyalist güçler tarafından 100 yıl boyunca maruz bırakıldığı hipnozdan uyanan ve bitkisel hayattan yaşama gözlerini açan Türkiye’nin, mazlum milletler için yeniden umut haline geldiğini görüyoruz. Son 10 yıllık Ak Parti iktidarında Türkiye’nin izlediği proaktif dış politika, Türkiye’nin nüfuz coğrafyasını özellikle Asya yakasında oldukça genişletmiş durumda.

Soft Power-Hard Power

Son dönmelerde izlenmekte olan Türk Dış Politikasını tanımlamak adına oldukça yeni terim ve tanımlar kullanılmaya başlandı. “Soft Power Hard Power” (Yumuşak Güç Sert Güç) tanımları da bu yönde kullanılan en yenilerden. Uluslararası ilişkilerde ülkelerin dış politika karakterleri sahip oldukları ekonomik, siyasi ve askeri güce göre Hard ya da Soft şeklinde tanımlansa da, bu durum kalıcılık ve süreklilik arzetmez. Konjonktürel olarak ya da güç dengelerine göre kimi zaman hard yani sert  kimi zaman da soft yani yumaşak  politikalar izlemek durumunda kalabilirsiniz.

Uluslararası ilişkiler son derece dinamik ve değişkendir. Örneğin sınırlarına asker yığdığınız bir ülke ile bir anda stratejik işbirliği içerisine girerek son derece yakınlaşabildiğiniz gibi, hemen ardından savaşla burun buruna da gelebilirsiniz. Bu anlamda Suriye ile olan ilişkilerimiz uluslararası ilişkiler ve dış politikanın dinamizm, hız ve değişkenliğini göstermesi açısından son derece güzel bir örnektir. “Ne oldu da kardeş olduğumuz bir ülke ile bir anda düşman hale geldik?” sorusunu yöneltenlerin bu anlamda dış politika ya da uluslararası ilişkiler felsefesinin künhüne varabildiklerini söylemek oldukça zor.

Özellikle AK Parti iktidarı ile birlikte keskin ve proaktif bir değişim yaşayan Türk Dış Politikası’nı bu çerçevede tanımlayacak olursak hard ya da soft tanımı yerine kendi kültürümüzle özdeş “Kudret ve Şefkat” tanımını kullanmak yerinde olacaktır. Türk Dış Politikası’nı masaya yatırırken sadece cumhuriyet dönemi sınırları içerisinde kalmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Hariciyemizin kullandığı diplomasi üslubu ve teamülleri ağırlıklı olarak Fransız etkisi altında kalmış olsa da, Türk Diplomasisinin gen ve DNA’larında yaşayan Osmanlı yani bir imparatorluk karakterinin etkileri de yadsınamaz bir gerçek. Bu noktadan yola çıkarak taşıdığı küresel güç potansiyelleri itibariyle Türkiye’yi kudret sahibi bir ülke, ya da post modern şekliyle hard power şeklinde tanımlayabiliriz.

Türk Dış Politikası, yerine göre kudret elini devreye sokarken gerektiğinde de şefkat elini kullanabilmektedir. Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail’e “One Minute” çıkışı Türkiye’nin kudret yönünü ortaya koymaktadır. Bu çıkış bugüne kadar özellikle İslam coğrafyasında  “baş edilemez, karşı konulamaz” İsrail algısını ortadan kaldırmış ve özellikle hipnozdaki Arap halklarını uyandırmıştır. Türkiye ekonomik, siyasi ve askeri anlamda İsrail’e karşı avantajlı olmasa bile kalıtsal olarak taşıdığı kudret yani hard power potansiyeli ile güçlü ve etkili bir müdahalede bulunabilmiştir.

Türkiye’nin gücü ve dış politikadaki kudretini ortaya koymak adına verilebilecek diğer önemli bir örnek ise Libya’daki iç savaş sürecinde gerçekleştirdiğimiz tahliye operasyonudur.  İngiltere, Almanya, Fransa gibi ülkelerin dahi cesaret edemediği ölçüde büyük bir tahliye operasyonu tüm güçlük ve risklere rağmen Türkiye tarafından gerçekleştirilmiştir. Tahliye operasyonunda sadece Türkiye vatandaşları değil Fransız, Çin, Alman, İngiliz hatta Vietnam’a kadar uzan geniş bir coğrafyadan yaklaşık 30 bin kişinin tahliyesi tek kişinin burnu kanamadan gerçekleştirilmiştir. Tahliye operasyonu sonrası Vietnam Devlet Başkanı, Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu telefonla arayarak teşekkür etmiş ve; “Türkiye’nin ne denli güçlü bir ülke olduğunu bir kez daha anladık” ifadesini kullanmıştır.

Türkiye’nin soft power yani şefkat gücünü ve kabiliyetlerini tanımlamak adına da Somali örneğini verebiliriz. Somali’de 2011 yılında yaşanan kuraklık neticesinde ortaya çıkan açlık ve susuzluk dramına en güçlü yardımı ve dokunuşu Türkiye ve Türk halkı gerçekleştirmiştir. Zengin batılı devletlerin gözleri önünde yaşanan dram bizzat Başbakan Recep Tayip Erdoğan tarafından yönetilmiş, Somali halkının yaşadığı çaresizlik belediyelerimizin, iş ve sanat camiamızın, sivil toplum örgütlerimizin olağanüstü çabaları neticesinde büyük ölçüde dindirilmiştir.

Mavi Marmara, Phantom F4 ve Türkiye

Farklı dil, din ve kültürden sivil insanlarla beraber Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine İsrail Ordusu tarafından düzenlenen saldırı ve 9 vatandaşımızın şehit edilmesi neticesinde Türkiye’nin İsrail’e karşı izlediği dış politika hard power ölçeğine mi? soft power ölçeğine mi sığar? Bu noktada Türkiye kudret elini niçin devreye sokamadı? Yine uluslararası karasularda Suriye tarafından düşürülen Phantom F4 askeri uçağımız karşısında Suriye’ye arşı neden kudret elimizi, hard power yönümüzü kullanamadık?

Buradan hareketle uluslararası ilişkilerin önemli bir özelliğine dikkat çekmemiz gerekiyor. Uluslararası ilişkiler asla hamasi duygularla yürütülecek bir alan değildir. Milletlerarası ilişkiler konjonktürel olarak mantık zemininde, güç dengeleri gözetilmek suretiyle yürütülen ilişkilerdir. Gerek Mavi Marmara baskınında gerekse Suriye tarafından uçağımızın düşürülmesi olaylarında karşımızda bir uçak ve gemi, Suriye ve İsrail hadiselerinden öte önemli güç dengeleri vardı. Bir ülke ne denli hard power ve kudretli bir ülke olursa olsun kendisine yönelik saldırıları sağduyu ölçeğinde değerlendirip, geri plan çalışması yaparak ele almak zorundadır.

Mavi Marmara olayında İsrail uluslararası kamuoyu ve uluslararası hukuk karşısında sorgulanan bir ülke olmuştur. Avrupa konseyi Parlamenter Meclisi’nin Finlandiyalı milletvekili İsrailli temsilcinin Mavi Marmara baskınını savunması karşısında; “Bugün burada İsrail kendi dostlarının dahi midesini bulandırmıştır” diyerek ağır tepkisini ortaya koydu. Mavi Marmara hadisesi İsrail’i bölgede yalnızlaştıran bir süreci tetiklemiştir.

Suriye tarafından düşürülen Phantom F4 olayında da yine Türkiye, kadim devlet geleneğiyle sergilemesi gereken sabır ve sağduyu politikalarını izlemiştir. Bir önceki Mostar yazımda da belirttiğim gibi o günün şartlarında zor olan Suriye ile savaşmak değil savaşmamaktı. Suriye’de çıkmaza giren Esed ve Baas rejimi Türkiye’yi de savaşın içine çekerek bölgesel bir savaşı başlatmak ve bu suretle çıkış yolu aramak şeklinde bir oyun içerisindeydiler. Türkiye’nin hamasi davranarak misillemede bulunması son 15 yılda elde ettiği, ekonomik, siyasi ve demokratik tüm dengelerin altüst olması, kazanımların kaybedilmesi ve başa dönülmesi anlamına gelecekti. Her ülkenin kendine özgü misilleme yöntemleri vardır. Türkiye bu yönde gereğini yapmış ve yapmaya devam edecektir.

Şu noktanın altını da önemle çizmek istiyorum. Hard power ya da kudret sahibi olmak kaba güç kullanmak ve yok etmek değil, sağduyu ve ferasetle hareket edip netice almaktır.

Türkiye, 100 milyonluk genç, dinamik ve üretken nüfusa ulaştığında, 20-30 bin dolarlık kişi başı milli gelir seviyesini yakaladığında, demokratik zenginlikle iç barış ve huzuru yakaladığında yeryüzünün en kudretli hard power’ı olacaktır.

Güç ve Menfaatler Değil Değerler Politikası

Günümüz Türk Dış Politikası ve Diplomasisini batılı diplomasilerden ayıran çok önemli bir özellik bulunuyor. Batılı ülkeleri güç ve menfaat merkezli bir dış politika izlerken Türkiye Ak Parti iktidarıyla birlikte evrensel değerler politikası izlemektedir. Türkiye vizeleri kaldırdığı, ihracatını artırdığı, silah ve malzeme satıp kazanç elde edebileceği bir zalim rejimi desteklemek yerine mazlum Suriye halkının yanında yer alarak, bugüne kadar belki de hiçbir ülkenin izlemediği evrensel değerler üzerine kurulu bir dış politika izlemiştir. Yine zengin ve menfaatperest batılılar gibi Somali’yi görmezden gelmek varken halkıyla beraber devletin tüm imkan ve kabiliyetini kullanarak Türkiye tek kuruşluk menfaatinin olmadığı Somali’ye elini uzatmış, yüreğini açmıştır. Geçmiş iktidarlarımızın tersine güçlü, zalim ve şımarık İsrail’in yanında yer alarak katliamlara sessiz kalmak yerine inancının gereği olarak mazlum Gazze ve Filistin halkının yanında yer almış, zalimi “One Minute” tekdiri ile şoke etmiştir.

Türkiye materyalist dünyanın izlediği güç ve menfaat merkezli politikalar yerine hak ve adalet merkezli dış politikası ile sadece yakın coğrafyasının değil -yazının girişinde de bahsettiğim gibi- Hilafetin ilgasıyla uzak coğrafyalarda yetim kalmış küçük Müslüman toplulukların da umudu halin gelmiştir. Kendini yeryüzünün hard power’ı sanıp zulmedenler bir şeyi unutuyorlar; Yeryüzünde ve evrende mutlak tek güç Alemlerin Rabbidir.

Ali ŞAHİN GASAM Başkanı

 

 

Paylas

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here