Pakistan, sessiz ve inceden bir politik devrimin kıyısında dolaşırken, İslam dünyasında ve Türkiye’deki bütün gözler İsrail’in Mescid-i Aksâ’da uyguladığı zulüm ve baskıların ağır sancısıyla Filistin ve Kudüs meselesine odaklandığından Müslümanlar Güney Asya’nın nükleer güce sahip en önemli ülkesi Pakistan’da olup bitenlere kayıtsız kaldı.

Her şeyden önce bu yazının amacının yolsuzluk iddiaları ile karşı karşıya kalan, “dürüst ve güvenilir” olmadığı gerekçesiyle görevden alınan Pakistan Başbakanı Mian Muhammed Navaz Şerif’i bu iddialardan aklamak olmadığını izah etmekte fayda var. Bu yazıda, siyasi ilişki ve dengeleri gözetmeden Pakistan’ı seven bir Türkiye vatandaşı olarak  “Pakistan özelinde 15 Temmuz sonrası, Türkiye’den küresel güç oyunlarına nasıl bakıyoruz” onun üzerinde durmaya çalışacağız.

Demokratik seçimlerle 3 defa Pakistan da başbakanlık görevine gelmiş Başbakan Mian Muhammed Navaz Şerif, 3. kez seçim dışı bir güçle iktidardan alaşağı edildi.

Putin’den, futbol idolü Messi’ye kadar tanınmış birçok ismin, önemli bürokratların ve iş adamlarının ambargo delme, vergi kaçırma, para aklama, hayali şirket kurma ve yatırım bilgilerini içeren yaklaşık 11,5 milyon “Panama Belgeleri”nden 540 tanesi Navaz Şerif’in Anayasa Mahkemesinde yargılanarak başbakanlık görevinden alınmasının önünü açan yolsuzluk dosyalarının temelini oluşturdu.

Panama Belgeleri’nin dünyaca ünlü offshore hesapları yöneten legal bir hukuk firması tarafından sızdırıldığı dile getiriliyor. Bu belgelerin nasıl tek bir elde toplandığı, bu hukuk firmasına kim tarafından hangi yollarla ve nasıl servis edildiği, hangi ülke ve kişilere operasyon için kullanılacağını araştırmak bir başka yazının ve komplo teorisyenlerinin konusudur deyip bu hususları sadece hatırlatmakla yetineceğim.

Hindistan başbakanı Modi ile Pakistan başbakanının son zamanlarda olumlu ilerleyen ilişkileri Pakistan’da birçok yapıyı, özellikle de orduyu rahatsız etti. Bu sebepledir ki son birkaç aydır Hindistan-Pakistan sınırındaki tansiyon ve çatışmalar son haddine ulaşmıştır. Başbakana karşı tavırlı, işin ciddiyetini ve sonucunu öngören askerler her zaman yaptığı gibi bu olaylar karşısında “Hukuka saygılıyız” diyerek kamuoyunu şaşırttı.

Dolayısıyla, ordunun ve diğer muhalefet liderlerinin de desteklediği bu yolsuzluk iddiaları ile yola çıkan muhalefet partileri ve Tehrik-i İnsaf Partisi lideri eski kriketçi İmran Khan, Başbakan Navaz Şerif, oğlu Hamza Şerif ve kızı Meryem Şerif aleyhine bir kampanya yürüttü ve kamuoyu baskısıyla Şerif’in Anayasa Mahkemesinde yargılanmasının önünü açtı.

Ne ilginçtir ki Şerif ailesi içinde siyasi gelecek vadeden bütün aile fertlerini kapsayan “yolsuzluk” kampanyasında sabık başbakanın kardeşi Pencap eyaleti Başbakanı Şahbaz Şerif’in adı hiç geçmedi.

Şerif, yargılamanın aleyhine sonuçlanacağına ihtimal vermiyor olmalıydı ki mahkemenin aleyhine sonuçlanması halinde görevi bırakacağı intibaını verdi. Yargılanmayı kabul etmesi belki de Şerif’in hayatının hatası oldu.

Pakistan Anayasa Mahkemesi, mal varlığı hususunda önce “yanlış beyan ve bilgi saklama” gerekçesiyle Halkın Temsiliyeti Kanunu (ROPA) 99. Md (f)’na göre Şerif’in “Dürüst” olmadığına, sonra da BAE’den 2013 seçim kampanyası için para girişi sağlandığı gerekçesiyle aynı kanunun 12 (2)(f) maddesine aykırılık tespit etti.

Anayasa Mahkemesi, 28 Temmuz’da Pakistan İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 63 ve 62/1 (f) maddesine dayanarak “dürüst ve güvenilir” olmadığı gerekçesiyle Mian Muhammed Navaz Şerif’in başbakanlık yolunu kapatan Majlis-e Shoora “Parlamento” üyeliğini düşürdü ve ömür boyu siyasetten men etti. Ülkenin kaynaklarını bir aileye kullandırdığı gerekçesiyle Pakistan Maliye Bakanı Muhammed İshak Dâr da görevden el çektirildi.

Pakistan Anayasa Mahkemesinin bu kararı, hemen hemen bütün siyasetçileri teşmil edecek şekil ve nitelikte olması dolayısıyla bazı hukuk ve siyaset çevreleri tarafından kararın uygulanmayacağı yorumuna ve ciddiyeti açısından sorunlu olduğu eleştirilerine muhatap oldu.

Anayasa Mahkemesi’nin, Başbakan Navaz Şerif’in görevden uzaklaştırılmasına karar vermesinin ardından muhalefet kanadının açıklamaları, olağan bir hukuk sürecinin işletildiği, “hukuk ve halkın zaferi” şeklinde lanse edilip tatlılar dağıtılsa da aşağıda değineceğimiz küresel güç oyunlarının kıskacındaki Pakistan’da, bu siyasi depremi gözü kapalı ve bu kadar iyi niyetle okuyabilmemiz mümkün gözükmemektedir.

“Dürüst ve güvenilir” olmadığı için görevden alınan Navaz Şerif’in mahkeme kararının hemen akabinde istifa etmesi, kendisine destek gösterileri için sokaklarda taşkınlık ve kamplaşmaya varacak protesto gösterilerinin önüne geçmiş ve kendi itibarı ve siyasi geleceği için çok önemli bir ön adım olmuştur.

Dikkat edelim, Türkiye’de gerçekleştirilemeyen “güçlü partilerin lidersizleştirilmesi” oyunu bu sefer Pakistan’da cereyan etti. Ülkenin en önemli siyasi aktörü, ülkesinin başından alınmakla kalmadı aynı zamanda ömür boyu siyasetten de men edildi.

Peki, bütün siyasi partiler, bir yıl öncesinden başlayan Navaz Şerif ve ailesinin adının geçtiği bu kritik süreçte yolsuzluk itham ve iddialarına karşı neden herhangi bir adım atmadı?

Şerif kendine karşı bir komplo kurmuş olabilir mi?

Bütün demokratik ve liberal dünya ülkelerinde kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde ittifak edilmiş gibidir. Ancak Anayasa Mahkemelerinin birçoğu farklı saiklerle siyaset aracının üzerinde bir vesayet aracı gibi Anayasa değişiklikleri üzerinde şekli denetim yetkisi varken, “yargısal aktivizm” diye nitelenen bir tutumla anayasa değişiklik maddelerini esastan denetleme yoluna gitmektedir. Türkiye’de yıllarca bu tutum uygulanmış ve hala uygulanmasına devam edilmek istenmektedir.

Pakistan Anayasa Mahkemesinin bu tür kararlarına karşı 2010 yılında ilk defa “suo motu” “Temyiz Hakkı” tanıyan bir değişiklik teklifi meclis gündemine getirilmiş olsa da AYM Başkanı Choudry’nin korkusundan değişikliği daha sonraya bırakmak zorunda kaldılar. (zorunda kalan kim?) Pakistan Halk Partisi milletvekili Ayaz Soomro, 2015 yılında Hukuk Reformları Kanunu’nun 184/(3) maddesinde değişikliğe gidilerek bu tür kararlara temyiz hakkı tanınmasını gündeme taşıdı. Ancak hükümet,  anayasa değişikliği ile değil de kanun teklifiyle yapıldığı gerekçesiyle değişikliğe karşı çıktı. Nitekim en son olarak Adalet Bakanı Zahid Hüseyin, 2016 Kasım ayında Anayasa Mahkemesinin bu tür kararlarına karşı 30 gün içerisinde temyiz hakkı tanıyan değişiklik teklifini tekrar gündeme getirdi. Pakistan Ulusal Meclisi Hukuk ve Adalet Komisyonu üyesi İftikhar Cheema bu teklifin de dikkate alınmamasını “sözümüz askıda kaldı” diyerek açıklamıştı. Ancak değişiklik teklifinin gündeme alınmamasının asıl nedenini Navaz Şerif’in özel hukuk danışmanı Zaferullah Khan şöyle özetlemişti. Bu değişikliği parlamentoya getirmedik. Çünkü muhalefetin Panama Belgeleri üzerinden yürüyerek bu değişikliği kendimizi korumak için yapacağımız suçlamasına muhatap olmak istemedik” şeklinde açıklıyordu.

“Pakistan Petrol ve Doğal Kaynaklar Bakanı Abbasi, ara seçime kadar Şerif’in yerine başbakanlık görevini deruhte edecek”

01 Ağustos 2017 tarihi itibarı ile Pakistan Petrol ve Doğal Kaynaklar Bakanı Shahid Hakan Abbasi, –Anayasa Mahkemesinin itiraz etme olasılığına rağmen- PML-N Partisi Meclis Komitesi kararına göre 45 gün içerisinde yapılacak ara seçime kadar Navaz Şerif’in yerine başbakanlık görevini deruhte edecek. Abbasi, siyaset çevrelerinde başarılı bir bürokrat olarak biliniyor.

Navaz Şerif sonrası yeni başbakan adayının Navaz’ın kardeşi ve Haziran 2013’ten bu yana Pencap Eyalet Başbakanlığı görevini yürüten Şahbaz Şerif’in olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Şahbaz’ın kendi koltuğuna oğlunu oturtma planları muhalif çevreleri epey kızdırdı ve “Şerif ailesinden, başka başbakan istemiyoruz” yorumlarına neden oldu.

Türkiye, FETÖ ile ciddi bağları olduğu iddia edilen Şahbaz Şerif’i, Metro, Metrobüs, Duble Yollar, Hastane ve Sağlık Hizmetleri alanlarında Türk firmaları ile gerçekleştirdiği ortak proje ve iş ortaklıklarından tanıyordu. Ancak 15 Temmuz sonrası Lahor Yüksek Mahkemesinin FETÖ okulları ve yöneticileri hakkında Türkiye aleyhine verdiği ilk kararların Pencap eyaletinde ortaya çıkması Türk kamuoyunun aklında daha fazla yer etti.

Anayasa Mahkemesinin kararından hemen sonra, Pakistan İçişleri Bakanlığı, yurtdışı çıkış kontrol listesine Şerif ailesinin isimlerini yazdırdı. Bu girişimin, 1999’da Perviz Müşerref’in Pakistan askeri darbesi sonrası Suudi Arabistan’a sürgüne giden Navaz’ın “tekrar kaçabilir” algısını halka dayatmaktan başka bir amaç güttüğünü düşünmüyorum. 15 Temmuz darbe girişiminde Türkiye’deki bazı sosyal medya ve ana akım medya tarafından uluslararası medya destekli bir “cumhurbaşkanını Almanya’ya kaçırma” haberi bilinçli olarak servis edilmişti.

Navaz Şerif’in görevden alınmasında Tahir El Kadiri’nin parmağı var mı?

Türkiye kamuoyunda Pakistan’ın FETÖ sü olarak lanse edilen ve olaylardan sonra 08 Ağustos’ta Pakistan’a döneceğini açıklayan El Kadiri, her ne kadar, İngiltere ve Amerika tarafından ülkede huzursuzluk ve kargaşa ortamlarına katkı sağlaması açısından taşeron olarak kullanıldığı düşünülse de işin açıkçası Tahir El Kadiri’nin o kadar güçlü olduğunu düşünülmüyor. O kadar gücü olsaydı ciddi ciddi siyasete soyunurdu. Arada bir ortaya çıkarak kaçak güreşmez ve bu kadar gürültü yapmadan hükümeti ele geçirmenin yollarını sessizce işletirdi. El Kadiri’nin zaman zaman protesto ve mitingler organize ederek belli çevrelerden maddi güç devşirdiği gerek hükümete yakın çevreler ve gerekse bazı muhalefet çevreleri tarafından dillendiriliyor.

Navaz Şerif’in Anayasa Mahkemesi kararında hâkimlerin Türkiye’de bazı sosyal medya ortamlarında dolaştığı gibi Tahir El Kadiri’nin adamı olmadığı bilakis oldukça “bağımsız” oldukları yine muhalefet kanadı ve çevreleri tarafından dile getirilen hususlar arasında.

Ancak şöyle bir komplo teorisi ortaya atılabilir.

Pakistan’daki bu siyasi deprem, El Kadiri değil de FETÖ-ABD iş birliği ile Şahbaz Şerifin önünü açmak isteyen bir aklın Afganistan ve Güney Asya’daki politikalarına yönelik çok önemli bir operasyonu olabilir.

Şahbaz’ın Türkiye firmaları ile iş birliği biliniyor ancak Şahbaz ve yakın çevresinin FETÖ ile olan ilişkileri göz ardı ediliyor. 11.5 milyon panama belgesi içinde 140 üst düzey politikacı ve bürokratın dosyası/belgesi yer alıyor.

Navaz’ın soruşturma dosyasına dâhil edilen 540 belge/dosya var. Dünya genelinde bu belgelerin en büyük zararını da maalesef Pakistan Başbakanı Navaz Şerif gördü. Gerçi İzlanda Başbakanı da Panama belgeleri yüzünden sıcağı sıcağına istifa etmişti ancak o siyasi olarak Pakistan’daki mevkidaşı kadar yıpranmadı.

Çin hegemonyası dünyayı korkutuyor

Başta Afganistan, öncesinde İran, Hindistan ve Çin gibi bölgenin hatta dünyanın en önemli ülkelerine problemli sınırlarla komşu bir ülke Pakistan’da cereyan eden “başbakanın görevden alınması” gibi ciddi bir olayın küresel güç oyunlarına ait bir senaryo ya da sahneye konulan bir oyunun parçası değil de şeffaf demokratik bir ülkenin kuvvetler ayrılığı ilkesine bağlı tıkır tıkır işleyen bir adalet mekanizmasının olağan bir sonucu olarak değerlendirmek amiyane tabirle çok saf dillilik olur.

Meselenin en önemli noktası, ABD’nin, Çin’in özelde Pakistan’da genel de Güney Asya’daki varlığından ciddi rahatsızlık duymasıdır. Pakistan genelkurmay başkanının Çin’le askeri iş birliğimiz devam edecek açıklaması ve 19 savaş uçağını ortak tatbikat için Çin’e göndermesi, ABD’nin apar topar Asya delegasyonunun Afganistan’da güvenlik ve barış politikalarını görüşmek üzere Şerif’in istifasından 3 gün sonra Pakistan’a resmi bir ziyaret gerçekleştiriyor olması da bir kenara kaydedilmelidir.

Uzak Asya’da Kuzey Kore üzerinden Çin’le gizli gizli nüfuz savaşına giren ABD, Güney Asya’da mevzi kaybetmek istemiyor.

Hele hele Afganistan’da yeni bir güvenlik ve barış (!) politikası oluştururken en önemli aktör/ortak Pakistan’ın Çin’in safında yer alması Amerika’nın hiç mi hiç kabul edemeyeceği bir durumdur.

Bundan birkaç gün önce CIA Uzak Asya Uzmanı Micheal Collins’in: “Çin, Rusya’dan daha büyük tehdit içeriyor” sözü bu değerlendirmeyi destekliyor.

Mao’nun 1967 de dile getirdiği “gücü ele geçirdiğimizde sınırlar kalmayacak” söylem ve iddiası Çin-Butan-Hindistan sınır bölgesi çatışmalarını açıklıyor.  Daha birkaç gün önce Çin, Sri Lanka’nın en önemli limanlarından birinin %70’ini satın alması, Myanmar’la içli dışlı politikaların yürütülmesi Mao ideolojisiyle büyüyen Çin’in bu coğrafyaya bakışını ve siyasi duruşunu destekler mahiyettedir. Coğrafi sınırlar an itibari ile var olsa da ekonomik ilişkiler bütün coğrafi sınırları ortadan kaldırmıştır.

Afrika, Asya ve Ortadoğu da Çin,

Çin, Amerika ve Batı’nın -Trump ailesinin Çin’deki ciddi yatırımlarına ve ticari bağlantılarına rağmen- en önemli rakibi ve düşmanı haline gelmiştir. Çin’in dünya hâkimiyeti Afrika, Asya ve Ortadoğu da artık göstere göstere gelmektedir.

Tabi ki Çin’in bu hegemonyasına karşı rakipleri tarafından karşı hamleleri de peş peşe gelmektedir. Siyasi ve ekonomik nüfuz alanlarının tehlikeye girdiğinin farkında olanlar önlemlerini alıyor. İslami duyarlılığa sahip, dünyanın birçok ülkesine göç vermiş nükleer silaha sahip bir ulusun ‘Pakistan’ demokrasi ve istikrarının tehdit edilmesi bütün dünyayı korkutuyor ve “tedirgin” ediyor. Dolayısıyla bölgede çıkar gözeten hiçbir ülke bu bölgede olup bitene kayıtsız kalamıyor.

Bu hamlelerden birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz;
24 Şubat 2017 yılında Hindistan İsrail’le 2,5 milyar dolarlık bir füze savunma sistemi anlaşması yaptı. Hindistan Başbakanı Modi’de 4-7 Temmuz 2017 tarihleri arasında de İsrail’i ziyaret ederek tarihte İsrail’i ziyaret eden ilk Hintli başbakan unvanını aldı.

10-17 Temmuz 2017 tarihleri arasında Hindistan, Japonya ve Amerika, Bengal Körfezinde bir haftalık ortak askeri tatbikat gerçekleştirdi.  Bütün askeri tatbikatların genel itibari ile birilerine mesaj verme ve bir güç gösterisi olduğu kabul edilirse, bu tatbikatla kime mesaj verildi kime karşı güç gösterisi yapıldı?

18 Temmuz 2017’de Afganistan’a müdahalenin baş müsebbibi El Kaide’nin “Gazwa-i Hind” Hint Savaşı son büyük cihad adıyla mücadelesini Hindistan’a taşıyacağını duyurmasının amacı nedir? Rakka’da taşeron olarak kullanılan, terör örgütü Deaş’ın bitirildiği, yerine El Kaidenin tekrar gündeme taşınması ne anlam ifade etmektedir?

Pakistan’a bu kadar siyasi kriz ve terör olayları ile boğuşurken “sen nükleer gücünü idare edemezsin” bu güç  ‘uluslararası kurumlarımızın güvencesi altında yani bizim egemen güçlerin kontrolünde olmalıdır” mı denmektedir?

Deaş’ı Irak ve Suriye’nin göbeğine yerleştiren çok uluslu güçler elinde nükleer güç bulunduran Pakistan’a müdahale şansı yaratmanın peşinde olabilir mi?

Netice itibari ile Navaz Şerif’in Pakistan siyasetine geri dönüşü, Pakistan derin devleti, siyasi çevreler, bürokratlar ve Şerif’in yolsuzluk sebebi ile görevden alınmasını haklı bulan halkın belirli kısmı tarafından pek olumlu karşılık bulmamaktadır. Dolayısıyla, Pakistan’da bundan sonra gelecek iktidarın kimin kontrolünde olacağı ve küresel güçlerle ilişkisine odaklanmak gerekmektedir. Yani Türkiye’de hedef saptırmak için Pakistan’daki siyasi darbenin mimarı gibi sağda solda dolaştırılan hareket Minhaj Al Quran, El Kadiri hareketi değil aynı taktikle askeriyeye ve diğer kurumlara sızmış ABD destekli FETÖ vb. klikleşen yapılardır.

Nisan ayında soruşturma yankıları başladığında askeri göreve çağıranlara karşı ordunun, “biz yargıya güveniyoruz” tutumunu ve müdahaleye yanaşmamasını bir yere not etmeliyiz.

Dün Türkiye de olduğu gibi siyasi parti olarak iktidarı elde edebilecek en güçlü parti olan PML-Navaz Şerif’in partisini Şahbaz Şerif’le ele geçirmek en akıllı yol olarak FETÖ ve ABD’nin en iyi çıkar yoludur. Dün itibarıyla Malta da panama belgelerinden ve Navaz Şerif örneğinden yola çıkarak Başbakanı görevden el çektirme girişimlerine başlamıştır.(başlayan kim?)

Küresel güçlerin oyun ve sistemleri artık deşifre olmuştur. 

Ukrayna’da Portakal Devrimi, Macaristan’da Spekülatör milyarder Soros’un Üniversitesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde yaşanan darbeler ve darbeyi hazırlayan süreçleri bugün çıplak gözle okuyabiliriz. Gezi olayları, 17-25 Aralık darbe girişimi ile Venezuela’daki darbe girişimi ve hükümet düşürme eylemleri ile seçimin yenilenmesi hatta ve hatta  protestocuların taktıkları maskeleri, eylem planları ve oyun kurma taktikleri, eylemcilerin davranışlarından oturmasına, durmasına, kalkmasına kadar tek kalemden çıkmış bir planı ve uygulamayı işaret  etmektedir.

Pakistan meselesinin yukarıda bahsettiğimiz bu küresel güç oyunlarından azade değerlendirilmesi mümkün gözükmemektedir.

Yeri gelmişken, Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası FETÖ mücadelesinde özelde Pakistan, genelde yurtdışında maruz kaldığı kara propaganda ve dezenformasyona karşı kendini ifade etmede çok başarılı olamadığı tespitini yapmakta fayda var.

Türkiye’nin, hangi parti ve meşrebe ait olursa olsun inanmış, adanmış dinamik ve oynanan küresel oyunların farkında, hatta siyasal aklın bir adım önünde giden bir anlayışa sahip ve ciddiye alınması gereken bir halk kitlesi var. 

Bu anlayış ve şuurun özellikle dış misyon üstlenen başta kamu kurumu, din, kültür, ve kamu diplomasisi yürüten kurum ve şahıslara geçmesi, yurtdışında bulundukları ülke halkları ile iç içe, birebir hizmet götüren/yürüten Kızılay, YEE, Maarif, TİKA ve TDV gibi gözbebeği STK’larımız tarafından o ülkelere taşınması acil ve elzemdir.

Vakıflar/STK’lar bakanlığı veya müsteşarlığı adı altında bu STK çalışmaları oluşturulacak bir strateji belgesi ile Türkiye ve halkı için katma değer yaratacak bir hedefe acilen kanalize edilmelidir.

Sivil Toplum Kurumlarımızın bağımsız, resmi makamlardan destek alarak bir politika ve anlayışla ülkemizin maddi manevi varlığını ve itibarını yüceltmeyi düşünerek çalışmalarını daha da ileriye taşımaları çok önemlidir.

Aksi halde “iyilik yap denize at! Balık bilmez ise Hâlik bilir” anlayışı ile Türkiye’nin itibar ve şerefini koruyamaz ve kurtaramayız.

Biz meselenin farkındayız. Ya siz?

Paylas

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here