Urdu Dili’nin ortaya çıktığı zaman, mekân ve gelişim sürecini tayin etmek oldukça zordur. Araştırmacılar bu konuda daha ziyade kendi görüşlerine dayandıkları için aralarında görüş ayrılıkları vardır. Kimilerine göre Urducanın doğduğu yer taksimden önceki Hindistan’ın merkezi Delhî ve civarındaki bölgelerdir. Kimisine göre Lakhnov Urducanın beşiği, bir başkasına göre Pencab Urducanın asıl vatanıdır. Yine Sindh ve Dakan’ı Urducanın doğduğu yer olarak kabul eden araştırmacılar da vardır. Aynı şekilde araştırmacılar dilin doğduğu zamanı tayin etmede de farklı neticelere ulaşmışlardır. Bazıları Türk padişahları Şah Cihan döneminde (1628–1658) Urducanın temelinin atıldığını söylerken, bazıları bunu Ekber dönemine bağlamış (1555–1605), bazıları Timur’un dönemine (1370–1405), bazıları da Kalaç dönemine (1290–1321) dayandırmıştır. Yine bazı araştırmacılar Gur Hanedanı dönemine (1160–1215) kadar giderken, bazıları da Gaznelilere (963–1186) dayandırmıştır. Bazıları dilin oluşumu ve yayılışı hususunda Muhammed b. Kâsım’ın Sindh ve Multan’ı fethinin (711) kültürel ve lisanî etkilerini ortaya koymuş, hatta daha da ileri giderek bazı araştırmacılar dilin doğuşunu İslamiyet öncesi Arabistan-Hindistan arasındaki ticarî ilişkilerin başlangıcına kadar götürmüşlerdir. Bununla birlikte bugün Urduca olarak adlandırılan bu dilin Hint Yarımadası’nın en eski yerli dili Prakrit’ten doğduğu hususunda hiç bir şüphe yoktur. Prakrit, asırlarca çeşitli unsurlardan etkilenmiş ve bu unsurlar tedricen gelişerek yeni bir kalıp hazırlamıştır. Elbette Urducanın kendi varlık bilincine Müslüman Türklerin yarımadaya gelişlerinden sonra sahip olduğu hususu inkâr edilemez bir gerçektir. Bir başka deyişle Urduca, Hint Yarımadası’nın en eski yerli dili Prakrit’in yine bu topraklara dışarıdan gelen bazı dillerle (Sanskrit, Apabhramşa) karışması neticesinde ortaya çıkan gelişmiş şeklidir. Ancak, dilin bu oluşumu yüzlerce yıl sürmüştür.

Özet olarak diyebiliriz ki Muhammed b. Kâsım ile başlayan İslamî fetihler (94/712), Mahmud Gaznevî ile devam etmiş (998–1030) ve son Hint-Türk padişahı Bahadur Şah Zafer’e kadar (1030–1857) Müslüman Türkler Hint Yarımadası’nda hâkimiyeti ellerinde tutmuşlardır.  Türklerin yarımadaya hâkim oldukları bu uzun sürede ortaya çıkan kültürel ve siyasî durum Urduca’nın oluşumu ve gelişiminde hayli etkili olmuştur. Özellikle Gaznelilerin Sindh ve Multan’dan alarak Pencab ve Delhî civarına 200 yıl boyunca hükmetmesi, Alauddin Halacî’nin (1296–1316) Gucerat, Dakan ve Malva’yı fethederek buralara Türkleri yerleştirmesi, yaptığı idari düzenlemeler neticesinde oluşan sistemi kendisinden sonra Muhammed b. Tuğluk’un (1325–1351) aynı şekilde devam ettirmesi Urduca’nın etki alanını genişletmiş ve Urduca bu bölgelerde uluslararası bir dil niteliğiyle gelişmiştir. Dahası, Muhammed b. Tuğluk’un Delhî yerine Devletabad’ı başkent yapması  ve Delhî halkının tamamını buraya göç ettirmesi (1327) kuzeyin kültür ve dil etkilerini daha da hızlandırmıştır.

Bugünkü Pakistan da dâhil olmak üzere Hind kıtasında Türklerin kurdukları devletler, bunların dil ve edebiyata yaptıkları katkılar, sevgi ve saygıyla beslenen ortak kültür her iki toplum arasında yüzyıllara yayılan bir kaynaşmayı ortaya çıkarmıştır. Toplu olarak bakıldığına Müslüman Türkler Hint kıtasında iktidarı ellerinde bulundurdukları 857 yıl zarfında siyasî, iktisadî, içtimaî, ilmî, edebî ve mimarî kısaca hayatın her alanında derin izler bırakmışlardır. Bu izleri bugün de görmek mümkündür. Nitekim Hint-Avrupa Dilleri arasında yer alan Urduca’da, genelde günlük konuşma dilinde, özelde ise edebiyat sahasında Türkçe’ye ait birçok ortak kelime bulmak mümkündür.

İşte, Türklerin bıraktığı bu derin izler neticesindedir ki batılı kavimlerin (Portekizliler Fransızlar ve İngilizler) türlü türlü hileleriyle Hint Yarımadası’ndaki Müslümanlar siyasî iktidarlarını kaybettikleri 19. yüzyıl ve sonrasında dahi Anadolu’daki bağımsız tek Türk yurdu (Osmanlı), halifesi ve onun Müslüman tebasına daima sevgi ile bağlı kalmışlardır.  Öte yandan Osmanlının hilafet makamını elinde bulundurması Hint Müslümanları üzerinde ayrıca derin bir etki bırakmış ve bu etki bölge insanlarında Türkiye ve Türklere karşı büyük bir sempati, sevgi ve bağlılığın oluşmasına vesile olmuştur. Nitekim bu etkinin göstergesi olarak Urdu edebiyatında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkler ile ilgili geniş bir literatür oluşmuş, edebiyat ve tarih kitaplarında hilafetin Türklere geçişinden alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar geçen Türk padişahlar ve İslam âlemi için yaptıkları övgü dolu sözlerle anlatıla gelmiştir.

Yakın geçmişe baktığımızda Türkiye ve Pakistan arasında bazı ilişkiler tesis edilmiştir. İlk olarak 1955’te her iki ülkenin üyesi olduğu savunma amaçlı Bağdat Paktı kurulmuş, bu pakt daha sonraları (1959) CENTO adıyla yeniden oluşturulmuş ve Türkiye, Pakistan, Irak, İran ve diğer Arap ülkeleri gibi örgüte üye ülkeler arasında hem savunma amaçlı, hem de ekonomik, kültürel ve teknik konularda işbirliği yapılmıştır. Ancak gerekçeleri her ne olursa olsun bu oluşumlar günümüze kadar devam etmemiş, ettirilememiştir. Günümüzde ise siyasî anlamda iki ülke arasında oluşturulan dostluk gurubu ve ekonomik işbirliği oluşumu ile iki ülke arasındaki siyasî ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Durum böyle iken bugün Pakistan ve Hindistan coğrafyasına yönelik çalışmalar yapan biz akademisyenler gereken alanlarda bu ilginin devam etmediğini görerek üzülmekteyiz. İki ülke arasında yapılan askerî ve ticarî anlaşmalar dışında tarihî ve kültürel mirasımıza yönelik güncel çalışmaları destekleyici tatminkâr bir adım resmî kanallarca atılmamaktadır. Bu durum Pakistan ve Hindistan bölgesini çalışan biz akademisyenleri olduğu kadar bu bölümlerden mezun olan öğrencilerimizi de olumsuz yönde etkilemekte, ciddi çalışmalar yapılmamakta, bu da mezuniyet sonrası beklentilere cevap verememektedir. Genel öğrenci profili açısından bakıldığında da dil ve edebiyat bölümleri içinde Urdu Dili ve Edebiyatı bölümü maddi beklentilere cevap veremeyen, mezun olduktan sonra istihdam alanı çok sınırlı olan bir bölüm olarak görülmektedir.

Bir ölçüde haklı gibi görünen bu bakış açısı nasıl değiştirilebilir. Bu hususa biraz eğildiğimizde ve gereken ilgiyi gösterdiğimizde sorunun büyük oranda çözülebileceği kanaatindeyim. Konu ile ilgili yapılabilecekler öngörü olarak aşağıda sıralanmıştır:

1) Urdu Dili’ne önem verilmesi ve üniversitelerde Urduca bölümlerinin sayısının artırılması
2) İlahiyat Fakültelerinin müfredatlarında Urdu Dili ve Pakistan-Hindistan araştırmaları üzerine derslerin konulması
3) Diğer Doğu Dilleri gibi Urducanın da ÜDS ve KPDS’ye alınması
4) Mezun olan öğrencilerin devletimizin değişik kurumlarında istihdam edilmesi; a) Emniyet Müdürlüğü’nün Yabancılar Şubesi; b) Dış İşleri Bakanlığı da dâhil olmak üzere bütün bakanlıkların ilgili birimleri; c) TRT’nin ilgili birimleri vb. d) Diyanet İşleri Başkanlığının ilgili birimi
5) Türkiye-Pakistan dostluk ve yardımlaşma derneğinin yeniden canlandırılması ve aktif hale getirilmesi
6) Pakistan Elçiliğiyle işbirliği yapılarak Ankara’da olduğu gibi İstanbul’da da Pakistanlılara yönelik bir kolejin kurulması (çünkü İstanbul’da da birçok Pakistanlı aile bulunmaktadır, bunlardan bazıları 20 yılı aşkın ülkemizde yaşamaktadırlar ve çocukları bu ülkede dünyaya gelmiş olup kendi ana dillerini bilmemektedirler.)
7) Pakistan’ın başkenti İslamabad’daki Türkiye Büyük Elçiliği bünyesinde kadro varsa Eğitim Müşavirliği veya Eğitim Ataşeliğine atamanın yapılması, kadro yoksa bunun ihdas edilmesi ve kadronun doldurulması.

Önemine binaen bu son madde ile ilgili olarak bazı hususları dile getirmek istiyorum. Şöyle ki:

2007-2008 eğitim-öğretim yılında MEB’in yurt dışı okutmanı olarak Pakistan’ın başkenti İslamabad’daki Ulusal Modern Diller Üniversitesi Türkçe Bölümü’nde Bölüm Başkanı olarak bir yıl süreyle görev yaptım. Konya Selçuk Üniversitesi’nden İstanbul Üniversitesi’ne tayinim çıkması üzerine daha uzun süre kalmayı arzu ettiğim bu görevden ayrılmak zorunda kaldım. Buradaki görevim esnasında Pakistan dâhilindeki Türkçe Bölümlerinin gerek Türk ve yerli öğretim elemanı, gerekse materyal açısından kimi yerde yetersiz, kimi yerde yoksun bir şekilde eğitim öğretim faaliyetlerini devam ettirdiklerini müşahede ettim.

Pakistan’da görev yaptığım bu süre zarfında gördüm ki dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, Pakistan dâhilinde faaliyet gösteren Türk Kolej, dernek ve vakıfları eğitim-öğretim faaliyetleri ile ilgili hususlarda Türkiye Cumhuriyeti Büyük Elçiliğine nazaran çok şeyler yapmaktadırlar. Bu durum eğitim öğretim faaliyetleri adına devletimizin resmî olarak temsili noktasında bir eksiklik ve/veya zayıflık olduğu yönünde bir his uyandırmaktadır. Bunun en büyük sebebi ise bu ülkedeki Türkiye Büyük Elçiliği bünyesinde Eğitim Müşavirliği veya Eğitim Ataşeliği kadrolarının boş olması veya bu kadroların ihdas edilmemiş olmasıdır. Bu açıdan ilgili makamların konuya ilgi göstermesi, kadro varsa Pakistan’daki Türkiye Büyük Elçiliği bünyesindeki Eğitim Müşavirliği veya Eğitim Ataşeliği kadrosuna atama yapılması, kadro yoksa ihdas edilmesi ve kadronun doldurulması büyük önem arz etmektedir.

Bu husustaki eksiklik giderilirse Pakistan dâhilinde mevcut olan Türkçe Bölümleri’nden alarak ülkeler arası öğrenci değişimine kadar eğitim-öğretim faaliyetleri adına mevcut olan eksikliklerin ve ihtiyaçların giderilmesi hususunda büyük bir adım atılmış olacaktır. Öte yandan iki ülke arasındaki kültürel ve tarihi bağların kuvvetlendirilmesi noktasında da önemli bir hizmet alanı açılmış olacaktır.

SONUÇ VE BEKLENTİ

Her ne kadar şu anda sayıca az da olsa, çok sayıda Türk öğrencinin okuduğu dönemden alarak günümüze kadar Pakistan’daki Türkiye Büyük Elçiliği nezdinde herhangi bir Eğitim Müşaviri veya Eğitim Ataşesi’nin bulunmadığı yetkililerin bilgisi dâhilindedir. İşin sahibi olmayınca bu alana yönelik kayda değer bir şey de yapılamıyor. İki ülke arasında var olan Kültür Anlaşması gereği her yıl karşılıklı olarak çok sayıda lisans ve lisansüstü öğrencinin gidiş-gelişi ve eğitimi mümkün iken bu anlaşma bile yeterince işletilememekte ve işler bürokratik engellere takılmaktadır. Bu ise her iki taraftan hem öğrencilerin, hem de akademisyenlerin şevkini kırmaktadır. Pakistan’daki Kültür Müşavirliği ise genel olarak turizm işi ile ilgilenmektedir. Hâlbuki eğitim-öğretim faaliyetleri de dâhil olmak üzere kültürel olarak yapılacak çok şey olduğu aşikârdır.

Urdu Dili’nin tarihi, kültürel mirasımız ve Türkiye-Pakistan arasındaki eğitim ilişkilerinin zayıflığı ile ilgili yukarıda özet olarak arz etmeye çalıştığım durum bu sahaya gönül vermiş olan biz akademisyenleri üzmekte, çaresizlik duygusu ise atalete itmektedir. Şanlı mazimizin farklı coğrafyalardaki uzantıları ve miraslarıyla olan bağlantısının daha kuvvetli bir şekilde tesis edilmesi, ayrıca dil, edebiyat ve tarih alanına ait zayıflamış olan kültürel ilişkilerin yeniden canlandırılması için siyasî ortamın bugün daha uygun, siyasî iradenin ise her zamankinden daha istekli ve kararlı olduğu görülmektedir. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uzak coğrafyalarda açmaya başladığı konsolosluklar ve elçilikler bu ilişkilerin artırılması ve geliştirilmesine yönelik güzel ve önemli göstergelerdir.

———————————-
1-Kültürel ve tarihî açıdan Türkiye ile Pakistan arasındaki köklü bağların özetle anlatıldığı, iki ülke arasındaki ilişkilerin dil ve edebiyat temelinde tahlil edilip sahanın ihtiyaçlarının ve beklentilerin dile getirildiği bu rapor, Sayın Başbakan R.Tayyib Erdoğan Bey’in Pakistan ziyareti münasebetiyle, Dış İşleri Bakanlığı’ndan gelen talep üzerine ilgili birime gönderilmiştir.

2-Türklerin Hindistan’a olan ilgileri Gazneli Mahmud ile başlamamıştır. Aksine, İslam’dan önce de Yuçi (Yueçi) Kabilesi’nin bir kolu olan Kuşanlar, Hindistan’a gelmiş ve burada güçlü bir devlet kurmuşlardır (M.Ö.40). Yine Türk kavminden olan Hunlar da, Gupt Hanedanı’nın son dönemlerinde (M.Ö.184) Hint Yarımadası’na gelmişler ve kuzey batı Hindistan’da 100 yıl boyunca hüküm sürmüşlerdir. (Ayrıntılı bilgi için bk. Abdurresul, Sâhibzâde (1964), Tarih-i Pak u Hint, (1. kısım, Hindu Ahd), Lahor, s.142-,175-; Bayur, Y. Hikmet (1987), C.1, s.69 v.d.).

3-Delhi yerine Dakan’ın başkent yapılması, sonrasında Şahi Hanedanlarının burada bağımsız devletler kurması Urduca’ya sarayın ve padişahın desteğini kazandırırken, onun büyük ölçüde saray dili olmasını da sağlamıştır (Kâdirî, Muhammed Eyyûb (1988), Urdu Nesir ke İrtika min Ulema ka Hissa, İdare-i Sekafet-i İslamiyye, Lahor s.20).

4-Hint Yarımadası’ndaki Müslümanlar, İngiliz sömürgesinden kurtulmak için bazı hareketler başlatmışlardır. Bunlardan biri de Tehrik-i Hilafet (Hilafet Hareketi, 1919–1920) adıyla bilinen harekettir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, Hint Yarımadası Müslümanlarında büyük bir kaygı ve heyecan yaratmıştı. Sömürgeci güçlerin bağımsız tek İslam ülkesine yönelik saldırıları Hindistan Müslümanlarının duygularını öylesine galeyana getirmişti ki bu heyecan Hint Yarımadası’nda ortaya çıkan hiç bir harekette görülmemişti. Bu dönemde Hilafet Hareketi’ni düzenli olarak yürütmek için bir Hilafet Meclisi de oluşturulmuştu. Bu Bu Mecliste: Mevlana Zafer Ali Han, Mevlana Abdulbarî Firengî Mahalî, Mevlana Ebulkelam Azad, Hekim Ecmel Han, Dr. Muhtar Ahmed Ensarî, Hasret Mohanî, Seyyid Süleyman Nedevî, Mevlana Abdulmecid Bedayunî aktif olarak çalışmışlar ve Müslümanlara siyasi bir bilinç kazandırmışlardır. (Ayrıntılı bilgi için bk. Akîl, Muinuddîn (1981), Muselmanon ki Cidd-o-Cehd-i Azadi, Lahor, s.99–101; Ferîdâbâdî, Seyyid Hâşimî (1988), Tarih-i Muselmanan-i Pakistan-o-Bharat, Encümen-i Terakki-i Urdu, Karaçi, C.2, s.547 v.d; Manglorî, Seyyid Tufeyl Ahmed (1937), Muselmanon ka Roşen Mustakbil, Hammadu’l-Kutbi, Lahor, s.405 v.d; Özcan, Azmi (1992), Pan Islamizm, Osmanlı Devleti, Hindistan Müslümanları ve İngiltere (1877–1914), TDV, İslam Araştırmaları Merkezi, İstanbul, s.213–261).

Doç.Dr. Durmuş BULGUR – GASAM Pakistan Masası
İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi
Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü
Urdu Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı
dbulgur@yahoo.com

Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER