Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini koordine etmek amacıyla oluşturulan Türkiye- Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu (KPK) geçtiğimiz Şubat ayında 68. toplantısını İstanbul’da gerçekleştirdi. 2 gün süren toplantılar süresince zihnim komisyonun görüştüğü sığ gündem maddelerinden öte  1960’lı yıllara kadar uzanan Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveni üzerinde seyrüsefer halindeydi. Henüz ben doğmadan önce başlayan bu serüveni sonlandırıp Avrupa limanlarına demir atmaya Turgut Özal, Bülent Ecevit ve Necmeddin Erbakan gibi Türk Siyasi Tarihi’nde iz bırakan liderlerin ömrü vefa etmemişti. 1997 yılında TBMM’de KPK Başkanı olan bir milletvekilinin danışmanlığını yaparken, bugün 68. toplantısını gerçekleştiren bu komisyonun bir üyesiydim. Zaman hızla akıp geçiyor, nesiller yer değiştiriyor, sopanın ucuna bağlanan elmanın ardından koşturulan at misali, AB koşumuz aralıksız devam ediyordu.

Aslında bu sevimsiz manzara sadece benim çizdiğim bir tablo değildi. KPK toplantısından birkaç hafta önce Çek Cumhurbaşkanı Klaus’un Cumhurbaşkanı Gül’e karşı; “Ben olsam bu kadar sabredemezdim. Çok sabırlısınız.” şeklindeki ifadesi AB’nin bu süreci ne kadar istismar ettiğinin bir itirafıydı.

KPK, katılım sürecinde Türkiye ve Avrupa Birliği arasında uzlaşı ve koordinasyonu sağlamak, var olan engelleri ortadan kaldırmak için 1965 yılında oluşturulmuş ortak bir komisyon. Ancak, son KPK toplantısında başımı uzun ve geniş toplantı masasının sağına ve soluna çevirdiğimde, Avrupa Parlamentosunu temsil eden milletvekillerin çoğunlukla Rum ve Yunan parlamenterler olduğunu görüyordum. Bu manzara Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı ne denli samimiyetsiz ve iki yüzlü olduğunun da somut bir göstergesiydi.

Nesillere Uzanan Platonik Bir Aşk: AB
Avrupa Birliği 25 Mart 1957 yılında imzalanan Roma Antlaşması’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu adıyla dünyaya geldi. Oluşumun dışında kalmak istemeyen Türkiye, topluluğun bir parçası olmak için 1959 yılında başvurusunu gerçekleştirdi. Kısa bir süre sonra 1963 yılında Avrupa Birliği ile imzalanan Ankara ortaklık anlaşması Türkiye’yi oldukça heveslendirdi. 1970 yılında imzalan Karma Protokol ve Ankara antlaşmaları Türkiye ile Avrupa Birliği arasında iki önemli hukuki dayanağı oluşturdu. 1980 darbesiyle dondurulan Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye’nin 1987 yılında resmi tam üyelik başvurusu ile yeni bir ivme ve boyut kazandı.

Türkiye-AB ilişkilerinin dönüm noktası, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi oldu. Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığı resmen onaylandı ve diğer aday ülkelerle eşit konumda olacağı açık ve kesin bir dille ifade edildi.
Ak Partili yıllar Avrupa Birliği sürecinde Türkiye’nin yürümekten öteye geçip hızlı adım koşmaya başladığı yıllar oldu. Nitekim 17 Aralık 2004 tarihinde toplanan AB ülkeleri, Türkiye’nin katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasına karar verdi. Ancak müzakereler için bir sonuçlandırma tarihi ortaya konulmayarak müzakere sürecinin ucu açık bırakıldı.

Türkiye, Avrupa Birliğine tam üyelik için müzakerelere 2005 yılında başladı. Tüm başlıklarda tarama süreci tamamlandı. Açılan 14 başlığın 1’i kapanırken, 13 başlıkta müzakereler hala devam ediyor. AB Komisyonun tavsiyesi ile 8 başlıkta ise müzakereler kısmen askıya alınmış durumda.

AB Genetiği’nde İslamofobi ve Türkofobi etkisi
AB ülkeleri Türkiye’nin katılım sürecinin önüne başta tarihi ve kültürel kimliği, kırılgan ekonomisi ve Türk dış politikası olmak üzere 3 farklı temel sorun oturttular. Bütçe açığı, dış borç ve işsizlik oranları ile AK Parti dönemine kadar kırılgan bir seyir izleyen Türk Ekonomisi, AB ülkeleri için ürkütücü bir manzara oluşturuyordu. Son dönemde AB ülkelerinin içinde bulunduğu finansal krize rağmen Türkiye’nin dünya ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ekonomilerden biri haline gelmesi ekonomi başlığı altında yapılan eleştirileri rafa kaldırdı. Ancak, Türkiye’nin sahip olduğu tarihi ve kültürel kimlik açıkça ifade edilmese de halen birçok AB ülkesi tarafından en önemli tehdit olarak algılanıyor. Avrupa genetiğinin  şuur altına yerleşmiş olan Müslüman, Osmanlı ve Türk fobisi kalıtsal geçişle bütünleşme sürecine kronik bir histeri olarak yansıyor.

Türkiye’nin AB ülkelerinin çok üzerinde olan nüfus artışı, Avrupa cenahında Türkiye’yi sevimsizleştiren bir diğer etken. Sahip olduğu büyüme hızıyla AB’ye katıldığı takdirde Türkiye’nin 2020 yılında Almanya’yı geçmesi, Avrupa Birliği’nin en büyük üyesi olması ve Avrupa Parlamentosu’nda en fazla üyeye sahip olması bekleniyor. Bu beklenti AB ülkelerini ekonomik gerekçelerden daha fazla endişeye sevk ediyor..

Türk Dış Politikası’nın tarih boyunca kırmızı çizgileri hüviyetinde olan Yunanistan, Ermenistan ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi konuları da yine AB ülkelerine Türkiye’yi oyalama noktasında önemli bahane ve fırsatlar sundu.

Bu üç fobinin yanı sıra zaman zaman Türkiye’nin karşısına konjonktürel sorunlar da çıkarılmaktadır. Euro bölgesinin içinden geçtiği kriz sürecine bağlı olarak öne sürülen, AB’nin yorgunluk gerçeği de konjonktürel anlamda Türkiye’nin önüne son dönemde konulan bir engel olarak tezahür etmiş durumda.

1 Temmuz 2012’de AB Dönem Başkanlığı’nın Güney Kıbrıs Rum kesimine geçecek olması ise Türkiye’nin AB sürecinde çok önemli kırılmalar yaratabilir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunan milletvekillerinin son KPK toplantılarında sergilemiş oldukları şımarık tavırlar Türkiye-AB ilişkilerinin yakın geleceğine ilişkin iyimser sinyaller vermiyor. Nitekim son KPK toplantısında bir konuşma yapan AB Bakanı Egemen Bağış Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin dönem başkanlığı sürecini ölü bir dönem olarak kabul ettiğimizi dile getirmekten kaçınmadı.

AB Fetret Devrine giriyor
AB’de işlerin yolunda gitmediği herkesin malumu. İrlanda ile başlayıp, Portekiz ve İtalya ile devam eden, Yunanistan’ı al aşağı edip AB’nin kalbine bir hançer gibi saplanan Euro bölgesindeki ekonomik kriz, AB’nin güçlü ekonomilerinden kabul edilen Fransa’yı da etkisi altına almış görünüyor. Sağlanan yüz milyarlarca Euro tutarındaki hibelere rağmen Yunanistan batmaya devam ederken oluşturacağı girdapla AB’yi de dibe çekmesinden endişe ediliyor. Kredi derecelendirme şirketleri AB ülkelerinin kredi notlarını tek tek düşürüyor.
Avrupa’nın etkili ve yetkili ağızları da AB’nin içine düştüğü bu durumdan oldukça tedirgin. Ocak ayında Avrupa Parlamentosu Başkanlığı’na seçilen ve Türkiye’nin AB üyeliğine her zaman müspet yaklaşan Martin Schulz bile; “Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu durum gerçekten çok zor, bu durumda yeni üye kabul edebilecek bir hali yok.” Diyerek Avrupa’daki son gelişmelere ilişkin endişelerini açıkça dile getiriyordu.

AB geleceğini sorgularken şimdi yarınlarına ilişkin herhangi bir endişe duymayan ve hatta parlayan ekonomisiyle AB’ne karşı bundan evvel hiç olmadığı kadar dik ve cesur duran bir Türkiye var. Katılım nihai anlamda gerçekleşmeyecek dahi olsa Türkiye’nin emin adımlarla kendi rotasında ilerleyişi sürüyor. Ve öyle görünüyor ki Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkilerinde çok ciddi bir rol değişikliği var. Bugüne kadar AB Türkiye’ye karşı tok rolü oynayarak blöf yaparken, Şimdi Türkiye “Canın nasıl isterse” tavrını rol değil gerçek boyutta ortaya koyuyor.

Türkiye’nin Müslüman halkını asli kültür ve değerlerinden uzaklaştırma gayesini de içinde barındıran ve körü körüne güdülen bir batılılaşma politikası haline getirilen AB süreci u niyetlerin aksi istikametinde tecelli etti.  AB birliği katılım süreci, özellikle Ak Parti iktidarı ile birlikte Türkiye’nin demokratikleşmesi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları konusunda ilerleme yönünde güçlü bir dönüşüm enstrümanı olarak kullanıldı. Türkiye kanser hücrelerine dönüşmüş kimi kitleleri AB süreciyle tedavi etmeyi başardı. Bu yönüyle bakıldığında aslında Türkiye Avrupa Birliği ile ulaşmak istediği hedeflerine önemli ölçüde ulaşmıştır. Bugün, AB üyeliği için 1959 yılından bu yana sürdürülen çabalar, halkımızın ve önemli bir aydın kesim gündeminde oldukça gerilerde yer almaktadır.

Sınırsız Ortadoğu Projesi (SOP) Masaya Yatırılmalı
Türkiye, dış politika ve ekonomide inanılmaz alternatif zenginliğine sahip bir ülke. Doğu-Batı, Kuzey-Güney eksenlerinin tam merkezinde konuşlanmış jeopolitiği ile her türlü hareket serbestisi ve kabiliyetine sahip. Güney’e döndüğünde -fırsatları iyi değerlendirip, boşlukları doldurabilirse- ne ekerse onu biçebileceği mümbit bir Ortadoğu, Kuzey’e döndüğünde kendisini Kutup Yıldızı gibi gören bir Orta Asya, Doğuya döndüğünde ise Batı’ya gönderdiği oğlunun yolunu gözleyen bir ana gibi kucaklarını açmış bekleyen vasi bir doğu coğrafyası var.
100 yıllık bir Batı hipnozundan uyanan Ortadoğu, halk iradelerinin yönetimlere yansımasıyla birlikte altın bir çağı yaşamaya hazırlanıyor. Güç ve zenginliğin Batı’dan doğuya büyük göçü başlamış durumda. Büyük bir halk iradesini arkasına alan AK Parti iktidarı ve

Ortadoğu’nun en ücra sokaklarında dünyaya gelen çocuklara, adını veren Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde küresel güç potansiyellerini kuşanan Türkiye, Batı’ya alternatif büyük bir Doğu projesine  imza atmak zorunda. Sınırsız Ortadoğu Projesi (SOP) bu yönde atılacak ilk ve önemli adım olmalı. Fiziksel ve suni sınırların yerini kardeşlik, barış ve özgürlük sınırlarının  alacağı, her kenti bir kardeşlik ve barış yurdu olacak, hasta zihinlerdeki etnik kimliğe dayalı yeni fiziksel sınır hayallerini boşlukta bırakacak sınırsız bir Ortadoğu’ya artık merhaba deme zamanı.

Ali ŞAHİN GASAM Başkanı
Paylas
GASAM
GÜNEY ASYA STRATEJİK ARAŞTIRMALAR MERKEZİ & SOUTH ASIA STRATEGIC RESEARCH CENTER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here