Hint alt kıtasının zengin kültürüne baktığınızda önceden hiç karşılaşmadığınız bir süprizle ya şaşırır ya da gördüğünüz güzellik karşısında kıtaya bir kez daha hayran olursunuz. Bazen diller bazen kültür kimi zaman da tarih sizi peşince sürükler.

Bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’i kapsayan, geçmişin ise Hindistan[1]’ı olan topraklarda farklı kültürlerin karışımı ya da kaynaşmasından bugünkü Hindistan doğmuştur.

Bu zenginliğin oluşumunda Türklerin de büyük katkısı vardır. Türkistan topraklarından Hindistan’a göç edip burayı vatan edinen Türkler bugün dahi Hint alt kıtasını etkilemektedirler. Hint kültürüne, diline, mimarisine katkıda bulunan birçok Türk sultanlığı Hint yarımadasını etkilemiştir. Bunları en güzel açıklayan Hindistanlı tarihçi ve eleştirmen Reşit Ahmet Sıddıki, Babürlülerin Hindistan’a üç muhteşem şey kazandırdıklarını söyler. Bunlar Urdu dili[2], Taç Mahal ve Galip’tir.[3] Gazneli Mahmut’un Pencap’ın merkezi konumundaki Lahor’u ele geçirmesiyle Urdu dilinin temellerinin atıldığı düşünülmektedir. Taç Mahal ise Babürlü İmparatoru Şah Cihan’ın eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı eşsiz türbe bugün Hindistan’ın simgesi konumundadır. Galib ise Urdu dilinin erişilmez zirvesindeki Türk kökenli edebiyatçısı, şairidir. Bu üç önemli unsurun temelinde Türklerin olması bölgedeki Türklerin etki alanını açıklamaktadır.

Mirza[4] Esadullah Han Galib, adından da anlaşıldığı üzere bir Türk’tür. Galib’in dedesi Semerkant’tan Hindistan’a Babürlülerin hizmetine kendi birliğiyle gelip dahil olmuştur. II. Alemgir (1688-1759) zamanında Hint alt kıtasına gelen Galib’in dedesi Kukan Beg Han Delhi’ye yerleşmiştir. Galib’in babası Abdullah Beg Han ise Ekberabad yani bugünkü adıyla Agra’ya taşınmıştır. Galib  burada 1797’de doğmuştur. Altı yaşındayken babası bir çatışma sırasında ölmüştür. Sonrasında amcası Nasrullah Beg Han’ın yanında yetişen Galib, amcasının filden düşüp ölmesinin ardından himayesiz kalmıştır. O dönemde Hindistan’da etkin olan İngilizler, Galib ve kardeşine ait olan gelirleri kesmişlerdir.[5] Bundan sonra variyetli bir aileye mensup olan Galib’in ömrü geçim sıkıntısıyla geçmiştir.

Galib Türklüğüyle övünen, bundan gurur duyan bir kişiliktir. Türklüğünün bilincindedir. Hatta otobiyografisinde kökenini Selçuklulara hatta Efrasiyab’a (Alper Tunga) dayandırmıştır.[6]

Galib’in Farsça divanında yazdığı bir şiirde soyu ile alakalı düşünceleri dikkate değer niteliktedir:

Galib, kutsal Turan toprağındanız

Yani soy bakımından haşmetliyiz.

Türk oğluyuz ve soy olarak

En yüce ulusun mensubuyuz.

Türk boylarından Aybeklerdeniz

Bütünlük bakımından ayın on katıyız.

Atalarımızın mesleği çiftçiliktir

Semerkantlı sınır muhafızı oğluyuz.

Hem parlaklıkla şimşekle eşdeğeriz

Hem de cömertlikde buluta benzeriz.

Ünlü eleştirmen Valid Kureyşi, Galib’in beslendiği kaynağın soyu olduğunu vurgular. Galib’in şiirdeki idolleri dahi Türktür. Bunlar Mirza Abdulkadir Bedil ve Emir Hüsrev’dir.[7] Fakat onun anlayışında kendinden olmayanları aşağı görmek yoktur. O sadece kendini Türk olduğu için şanslı hisseder.

Galib’in Şairliği

Galib, dünyevi bir şairdir. Doğayı din kavramından ayrı tutan bir yenilikçidir. Arayan, sorgulayan kişiliğiyle nevi şahsına münhasırdır.[8] Sadece şiirde değil nesirde de çok iyidir. Hatta Urdu nesirine yepyeni bir uslüp kazandırmıştır.[9]

Galib, Urdu gazeline yeni bir ruh üflemiştir. Sadece aşk şairi değil aynı zamanda fikri derinlik, farklı bakış açıları geliştiren bir üstattır.

Farsça’ya hakim olan Galib, bu dilin derinliğini Urdu diline aktarmıştır. Böylelikle yeteri kadar önemsenmeyen Urdu dilinin hiç de öyle olmadığını gün yüzüne çıkarmıştır. Urdu dilinin zenginliğini birkaç dilden beslenmesinin sonucunda ortaya koymuştur.

Şairliğinin dışında saray tarihçisi olarak da resmi görev yapmıştır. Hindistan’daki son Türk devleti olan Babürlülerin son hükümdarı Bahadır Şah Zafer’in hizmetinde de bulunan Galib, Bahadır Şah’ın isteği üzerine Timur Sultanlığı Tarihi’ni yazmakla görevlendirilmiştir. Ayrıca Bahadır Şah Zafer’e şiir dersleri de vermiştir.[10]

 Hayatı

Galib henüz 13 yaşındayken 11 yaşında olan eşi Umrao Begüm ile evlendi. Umrao Begüm Türkistan’dan Hindistan’a göç etmiş Türk kökenli olan Lahorî ailesine mensuptu.[11] Fakat bu evlilikte iki tarafta mutlu olamadı. Yedi çocukları olduysa da hiçbiri yaşamadı.

Evlilik sonrası Agra’dan Delhi’ye taşınan Galib burada büyük bir şiir merkeziyle karşılaşmıştır. Delhi o dönem sanatın ve edebiyatın merkezi konumundaydı. Fakat sonraları Delhi’nin durumu değişecektir.

Hindistan’a önceleri ticaret yapmak amacıyla gelen İngilizler zaman içerisinde adaya hakim olmuşlardır. Fakat bu hakimiyet adaletle değil İngilizlerin çıkarları doğrultusunda yürütülmüştür. Bundan rahatsız olan hindu ve müslümanlar bir ayaklanma gerçekleştirmişlerdir. Bu başkaldırı İngilizler tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Fakat yönetim müslüman olduğu için daha çok müslümanlara yönelik yaptırımlar uygulanmıştır.

1857 Sipahi Ayaklanması’nın[12] olarak anılan isyanın başarısızlığa uğraması sonucu halkın özellikle de müslümanların katliamlara, eziyetlere, görevlerinden alınmalarına ve daha pek çok zulme maruz kaldıkları kayıtlara geçmiştir. Bunun sebebi yönetimin müslüman olmasıdır.[13] Dolayısıyla ayaklanmanın bedelini daha çok müslümanlar ödemiştir. Nitekim Galib dostlarına yazdığı mektuplarda bunları dile getirmiştir.[14]

Galib böylesine sıkıntıyla geçen hayatının son yirmi yılında Urdu şiirinde yaptığı yenilikden başka nesirde de sadeliği bu dile kazandırmıştır.[15] Bu yaşanan kötü tecrübeler onun üretkenliğini arttırmış, Urdu edebiyatının en üst noktasına Galib’i oturtmuştur.

Galib’in eşinin yeğeni olan Zeynel Abidin Arif’in[16] erken yaşta ölümü üzerine yazılmış bir gazeli onun şairliğini ortaya koymaktadır:

Ne olurdu sanki baksaydın yollarıma bir süre daha

Yalnız niye gittin? Şimdi yalnız kal orada bir süre daha.

Başım aşına aşına yok olacak; mezar taşın aşınmazsa

Alnımı eşiğine sürerek beklerim kapında bir süre daha

Daha dün gelsin. Bugün, “Gidiyorum” diyorsun.

Kabul! Fanisin, gideceksin; kalsaydın ya bir süre daha.

Giderken diyorsun ki, “Kıyamette görüşürüz.”

Ne âlâ! Var demek kıyamet anına bir süre daha.

Ah, ey yaşlı felek! Gencecikti henüz Arif

Neyine dokunurdu, kalsaydı hayatta bir süre daha

Sen evimin karanlık gecesinde dolunay idin ;

Peki, niye ışımadın azalarak da olsa bir süre daha?

Bu alışverişte gitme sırası sende miydi sanki?

Azrail’le tutuşsaydın pazarlığa: “Bir süre daha!”

Hadi benden nefret ettin diyelim; Neyyerle kavgalıydın,

Çocuklarının şenliğini seyretseydin ya bir süre daha.

İyi kötü her durumda bir müddet geçirdin bu hayatta

Ey ansız ölümlü! Dayanmalıydın dünyaya bir süre daha.

Nadandır, “Niye ölmüyorsun sen de Galib?”  diyenler;

Yazgımda varmış ölmeye bir süre daha.

——————————————————————
[1] 1947’ye kadar Hindistan, Pakistan, Bangladeş tek bir ülkeydi ve Hindistan adıyla anılmaktaydı.
[2] Urdu dili Pakistan ve Hindistan’da yaygın olarak kullanılan bir dildir. Hindistan’da kullanılan Hint dilini Urdu dilinden ayıran sadece alfabe farkıdır. Bu dil ya da diller dünyanın en çok kullanılan dilleridir.
[3] Celal Soydan, Urdu Dili’nin Türk Asıllı Efsane Şairi Mirza Esadullah Han Galib, Hece Yayınları, Ankara, 2018, s. 11
[4] “Mirza” kelimesi Timuroğullarında şehzade ünvanını karşılayan bir ifadedir.
[5] Kamil Eşfak Berki, Galib Mirza Esadullah, DİA, XIII. Cilt, Ankara, 1996, s. 328
[6] Soydan, a.g.e., s. 16
[7] Soydan, a.g.e., s. 20
[8] Soydan, a.g.e., s. 13
[9] Soydan, a.g.e., s. 64
[10] Soydan, a.g.e., s. 19-20
[11] Soydan, a.g.e., s. 26
[12] Hindistan’da İngiliz yönetimine karşı yapılan ilk başkaldırı, diğer bir ifadeyle İlk Bağımsızlık Savaşı.
[13] Azmi Özcan, “Hindistan” mad., “Tarih”, DİA, XVIII. cilt, Ankara, 1998, s. 78
[14] Soydan, a.g.e., s. 72
[15] Soydan, a.g.e., s. 106
[16] Zeynel Abidin’in iki oğlu Galib tarafından evlatlık edinilmiştir. Biri ölümünden önce diğeri ise ölümünden sonra.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here