Beyaz Saray’ın aksine Yeni Delhi, Hint-Pasifik’i bir “strateji” olarak nitelemiyor; kendi açılımlarının “doğal” bir uzantısı olarak ifade ediyor.

Napolyon Bonapart iki yüzyıl öncesinde “Bırakın Çin uyusun, uyandığında dünyayı sarsacak” dediğinde, büyük ihtimalle içinde bulunduğumuz zamanı resmetmişti. Yaşadığımız yüzyılla ilgili Asya, Asya-Pasifik, Hint-Pasifik çağı gibi popüler nitelemeler yapılmakta. Zira bugünün değişen jeopolitiğinde Asya’nın küresel önemi yeniden yükseliyor. Uyuyan dev (Çin) uyandı, küresel güç dengesi erozyona uğradı, küresel ağırlık merkezi Atlantik’ten Asya’ya kaydı ve bunun üzerine Amerikan odağı yeniden Asya’ya yöneldi. “Hint-Pasifik” söz konusu Amerikan odağının bir ürünü. Bu stratejide başrol ise Hindistan’ın.

Geçiş dönemleri hep çok sancılı olmuştur. Bugün çok kutupluluğa evrilmekte olan uluslararası sistemin hemen tüm aktörleri söz konusu sancılı süreçten nasibini almakta iken bu süreçten en az zararla veya en kârlı nasıl çıkılacağı yönünde stratejiler geliştirmekteler. Son otuz yıldır sistemin en büyük gücü olarak halinden memnun olan ABD, sistemik güç üstünlüğünü kimseye devretme ya da kimseyle paylaşma niyetinde olmasa da Çin’in iddialı yükselişinin sistemdeki güç yapılanmasını geri dönülmez bir sürece taşıdığı da ortada. Kartların yeniden karıldığı bu süreçte ABD-Hindistan yakınlaşması en dikkat çeken gelişmelerden yalnızca bir tanesi. Asya’daki Amerikan yöneliminin endişe kaynağı Pekin iken umut kaynağı Yeni Delhi’dir. Pasifik gücü olan Washington’ın Soğuk Savaş döneminde kendisini Asya politikalarına eklemleyebilmek adına bölgeye yerleştirilen Asya-Pasifik fikri bugün Hint-Pasifik’le ikame ediliyor. Mevcut Asya-Pasifik kapsamına Hint Okyanusu’nun eklemlenmesiyle Hindistan üzerinden Çin’i dizginleyebilmek, bölge üzerinde bugünün temel Amerikan görüşüdür. Yeni Delhi ise aynı stratejiyi çok başka şekilde ele alıyor.

Buradan hareketle, Hint-Pasifik’in Amerikan ve Hint versiyonları da farklılaşmaya başlıyor. Beyaz Saray’ın aksine Yeni Delhi, Hint-Pasifik’i bir “strateji” olarak nitelemiyor; kendi açılımlarının “doğal” bir uzantısı olarak ifade ediyor. Burada en temel parametre “Pekin’in kışkırtılmaması”. Washington’ın aksine “dışlayan” değil, “kapsayıcı” bir güvenlik mimarisi gözeten Yeni Delhi, Çin’in duyarlılıkları konusunda da büyük hassasiyet sahibi.

ABD’nin Hindistan açılımı Obama ile başladı

Obama’yla başlayan Asya’ya yeniden yöneliş, “Asya Mihveri” ve “Asya’yı Yeniden Dengeleme” kavramlarıyla ifade edilmiştir. Söz konusu politikaların devamı niteliğinde “Özgür ve Açık Hint-Pasifik” stratejisi ise Trump’la gündeme gelmiştir. Adı her ne olursa olsun bugün ABD’nin Asya bölgesinde en önemli hedefi Çin’in kontrol altına alınmasıdır. Bu noktada Obama’nın daha önce “ikili ilişkilerin 21. yüzyılın belirleyici ortaklıklarından biri olacağı” söylemiyle atıfta bulunduğu Hindistan ise “doğal dengeleyici” olarak görülüyor. Zira her ne kadar Çin kadar hızlı bir yükseliş yaşamıyor olsa da bölgede Çin’den sonra kayda değer en önemli yükseliş Hindistan’da görülmekte.

Söze konu ülkenin yükseliş hikâyesi 1990’lı yıllar, yani Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve Sovyetler Birliği’nin dağıldığı zamanlarda başlamıştır. Yeni Delhi bu dönemde en önemli destekçisinin çöküşüne tanık olmuş ve kendi başına daha aktif olması gerektiğinin farkına varmıştır. Soğuk Savaş’ın sonlanması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması birçok şeyi değiştirdiği gibi Hint bakış açısını ve politikalarını da değiştirmiştir. Her ne kadar Soğuk Savaş döneminde temel Hint politikası “Bağlantısızlık” olsa da bu dönemde Sovyetler Birliği’yle kurduğu yakın ilişkiler, onun bağlantısızlar karakterinin hep sorgulanmasına neden olmuştu. Ancak Hindistan’ın, Sovyetler’in dağılmasından sonra Rusya Federasyonu olarak yeniden yapılanma sürecine yoğunlaşması ve Soğuk Savaş’tan kazançlı çıkan ABD’nin uluslararası sistemde tek süper güç olarak kalması karşısında, bağlantısızlık anlayışını dönüştürmeye başladığı görülmüştür. Bunun yanında, 1970’li yılların sonlarından itibaren yükselişe geçen Çin faktörü de söz konusu dönüşümde önemli bir etkendir. “Stratejik Özerklik” olarak adlandırılan bu dönüşüm, Soğuk Savaş döneminde edinilen Rus desteği, Soğuk Savaş sonrası dönemde ise Amerikan desteğiyle ikame edilirken, Rusya’yla olan geleneksel dostluğun eskisine kıyasla düşük düzeyde de olsa sürdürülmesi ile aynı zamanda Çin’le de gözetilen ikili ilişkiler başta olmak üzere Yeni Delhi’nin kendisine ABD’den bağımsız manevra alanı açması üzerine kuruludur. Başka deyişle, Hint dış politikasının temel düzlemde üç bilinenli denklemi; “Amerikan desteği + geleneksel Rus dostluğu + Çin’le dengeli ilişkiler = dengeli çok kutupluluk” formülünden ibarettir.

En nihayetinde ABD ve Hindistan’ın tehdit algısı ve hedefi aynı, fakat retorikleri farklıdır. “Çin tehdidi” karşısında ortak paydada buluşan her iki aktör de bir “denge” mekanizması hedefliyor ancak Trump yönetiminin belgelerinde ABD’nin bölgedeki varlığını ortadan kaldırmaya çalışmakla suçlanan, Amerikan gücüne, etkisine ve çıkarlarına meydan okuyan rakip ve revizyonist devlet olarak addedilen Çin, Modi yönetimince “barış içinde bir arada yaşamak” zorunda olduğu bir “rakip komşu” devlettir.

Hint dış politikasının “Doğu’ya bakışı” üç evreli

Bunun yanı sıra, önce ekonomik reformlarla başlayan Yeni Delhi yükselişi, çeşitli politika açılımlarıyla yola devam etmiştir. Hint siyaseti açısından 1991-92 yılının en önemli politika çıktısı “Doğu’ya Bakış” politikasıdır. Hatta öyle ki söz konusu politika tüm Hint siyasi hayatının en önemli ürünlerinden biridir. Temel amacı ticari ilişkileri geliştirmek; temel hedefi olarak ise Güneydoğu Asya (ASEAN) bölgesine açılmakla başlayan bu politikanın bugüne kadar geçirdiği gelişim süreci üç evrede değerlendirilmekte. İlk evresi 1990’lı yıllarken, 2000’li yılların başları ikinci evre olarak kategorize ediliyor. İkinci evrede politikanın amaç edindiği alanlar ile “Doğu’nun” kapsamı genişlemiştir. Artık temel amaç yalnızca ticaret odaklı değil, tüm ekonomik, diplomatik ilişkileri, güvenlik ve savunma ilişkilerini geliştirmek; temel hedef olarak ise salt ASEAN bölgesi değil, Batı Pasifik bölgesi de açılım kapsamına alınmıştır. Doğu’ya Bakış politikasının vardığı üçüncü ve son evre ise 2014 yılında göreve gelen Hint Başbakan Narendra Modi’yle birlikte “Doğu’ya Hareket” adı altında ilerlemektedir. “Bakış”ın “Hareket”le değiştirilmesi gerek bölgesel ve küresel denklemde gerekse ikili, üçlü ve çoklu ilişkilerde “proaktif” bir dönüşümü ifade ediyor. Bunun yanı sıra, genişletilen “Doğu” tanımı da çoğunlukla “Hint-Pasifik” terkibiyle lanse ediliyor.

Buradan hareketle, Hint-Pasifik’in Amerikan ve Hint versiyonları da farklılaşmaya başlıyor. Beyaz Saray’ın aksine Yeni Delhi, Hint-Pasifik’i bir “strateji” olarak nitelemiyor; kendi açılımlarının “doğal” bir uzantısı olarak ifade ediyor. Burada en temel parametre “Pekin’in kışkırtılmaması”. Washington’ın aksine “dışlayan” değil, “kapsayıcı” bir güvenlik mimarisi gözeten Yeni Delhi, Çin’in duyarlılıkları konusunda da büyük hassasiyet sahibi. Burada Hindistan salt gücü değil, tehdidi de dengeliyor. Zira Walt’ın tehdit dengesindeki dört önemli bileşenden ilk ikisi olan toplam güç (nüfus, askeri kapasite vs.) ve coğrafi yakınlık göz önüne alındığında, Delhi’nin toplam güç noktasında eksik kaldığı görülüyor; Hindistan Bangladeş’ten (4.096.7 km) sonra 3,488 km ile en uzun kara sınırını paylaştığı Çin’le “düşman komşu” olmak istemiyor. En nihayetinde ABD ve Hindistan’ın tehdit algısı ve hedefi aynı, fakat retorikleri farklıdır. “Çin tehdidi” karşısında ortak paydada buluşan her iki aktör de bir “denge” mekanizması hedefliyor ancak Trump yönetiminin belgelerinde ABD’nin bölgedeki varlığını ortadan kaldırmaya çalışmakla suçlanan, Amerikan gücüne, etkisine ve çıkarlarına meydan okuyan rakip ve revizyonist devlet olarak addedilen Çin, Modi yönetimince “barış içinde bir arada yaşamak” zorunda olduğu bir “rakip komşu” devlettir. Burada rekabet duygusu olumlanan düzlemde ele alınıyor ve iki komşu ülkenin rakipliğinin birbirlerini ve diğer bölge dinamiklerini geliştiren bir nitelikte olması arzu ediliyor. Bu minvalde Modi ve Şi tarafınca geliştirilen “gayriresmi zirveler”, iki ülke farklılıklarını azaltma çabasının diplomatik bir uzantısıdır.

Yeni Delhi, Hint-Pasifik stratejisiyle Soğuk Savaş döneminde kurmuş olduğu “Asya-Pasifik İttifak Sistemini” (Hub-and-Spokes ya da San Francisco Sistemi) özellikle Hindistan dâhilinde daha da genişletmeyi ve geliştirmeyi amaçlayan Amerikan görüşünden epey uzak kalıyor. Her ne kadar zamanında sosyalizm yanlısı ve Amerika-Batı karşıtı bir görüşle hareket eden bir aktör olarak Yeni Delhi’nin bugün ABD’yle geliştirmekte olduğu “stratejik ortaklık” minvalindeki ilişkiler oldukça büyük bir dönüşüme işaret etse de Hindistan’ın DNA’sında “ittifak” kavramı yoktur. Bunun yerine ikili, üçlü, çok taraflı ve çok boyutlu “stratejik” ilişkiler geliştiriyor ve potansiyel “kutuplaşma” oluşumlarından mümkün mertebe uzak duruyor. Bu anlamda Hint-Pasifik’teki Amerikan müttefiklerinden başta Japonya, Avustralya ve Güney Kore ile ayrı ayrı yakın ilişkiler geliştiriyor olsa da ABD’nin ve müttefiklerinin dâhil olduğu, Çin’i provoke edebilecek, topyekûn bir gruplaşmadan da uzak duruyor. Dolayısıyla Hint karakterindeki denge stratejisinde bir ittifak oluşumuna yer yokken dengelemenin adı da strateji değil, kapsayıcı, barışçı ve dengeli çok kutuplu bir dünya düzeni için stratejik ilişkiler geliştirmektir. Bu çerçevede stratejik özerkliğini Washington bağlılığında bir “kontrol mekanizması” olarak kullanan Yeni Delhi, ABD’yle ilerletmekte olduğu yakın bağların yanı sıra, gayriresmi zirveler başta olmak üzere Çin’le de ortaklıklar geliştirmenin peşindedir. Ayrıca Japonya, Avustralya, Güney Kore, Singapur ve Vietnam başta olmak üzere Hint-Pasifik ülkeleri; İngiltere, Fransa ve Almanya başta olmak üzere diğer Batı ülkeleri ve İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Bahreyn başta olmak üzere Orta Doğu ve Körfez ülkeleriyle de ayrı ayrı stratejik ilişkilerini derinleştirmektedir.

Hindistan için bir “Çin tehdidi” söz konusu olsa da ve bu tehdit karşısında ortak paydada buluştuğu Washington ile tarihinde hiç görülmemiş düzeyde yakın ilişkiler geliştiriyor gözükse de Yeni Delhi ABD’nin denge tasarımından oldukça uzakta. Dengeleme noktasında kendi manevra kabiliyetini hayati derecede önemseyen Yeni Delhi, Amerikan yapımı Hint-Pasifik stratejisini tümüyle reddetmek yerine, ona kendi karakteristiğiyle farklı bir yön çizmenin peşinde.

Aynı Hindistan Rusya’yla da ortaklığını sürdürmenin mücadelesi içinde. Geleneksel ortaklıkta Moskova, Yeni Delhi’nin en büyük askeri teçhizat tedarikçisiyken, son yıllarda Hindistan silah tedariki için bilhassa ABD ve İsrail’e yaklaşmış durumda. Dolayısıyla Hint-Rus ortaklığı son zamanlarda çok kutuplu bir dünya düzenini savunma ekseninden çok da öteye gitmemiş olsa da Yeni Delhi’nin Moskova’dan S-400 füze sistemini satın alma kararlılığı, ikili ilişkilere yeniden ivme katacak gibi gözüküyor. Putin’in Yeni Delhi ziyareti sırasında, Ekim 2018’de S-400 hava savunma sistemi almak için 5 milyar dolarlık bir anlaşma imzalayan Hindistan, bir yılda 800 milyon dolar ön ödeme yapmıştır. Zira görüşmelerin devam ettiği ve 2025 yılında sözleşmenin tamamlanacağı S-400 konusu için her ne kadar Amerikan yaptırım tehdidi varlığını korusa da Hint hükümeti Washington’ın kendilerine yaptırım kartını oynayacağını pek de öngörmüyor. Nitekim Hint-Rus ilişkisi çok eskiye dayanıyor ve test edilmiş bir ilişki. ABD ise bunun gayet farkında. Aynı zamanda, Hindistan’ın Rusya ile savunma ilişkisi kurmasını engellemekte pek de başarılı olamadığının farkında ve kendisi için de Hindistan’a gerçekleştirmekte olduğu silah satışı oldukça önemli. Öte yandan, Hint-Amerikan ilişkileri son zamanlarda ticari sürtüşmelerle test edilmiş ve ikili ilişkiler bu uyuşmazlıklardan olumsuz anlamda etkilenmiştir. Zira yakın dönemde Yeni Delhi’nin, Washington’ın Hindistan’ı çelik tarifelerinden muaf tutmayı reddetmesi üzerine bazı Amerikan mallarına daha yüksek ithalat tarifeleri getirmesi, ilişkileri ciddi anlamda sınamıştı.

Görüldüğü üzere, Hindistan için bir “Çin tehdidi” söz konusu olsa da ve bu tehdit karşısında ortak paydada buluştuğu Washington ile tarihinde hiç görülmemiş düzeyde yakın ilişkiler geliştiriyor gözükse de Yeni Delhi ABD’nin denge tasarımından oldukça uzakta. Dengeleme noktasında kendi manevra kabiliyetini hayati derecede önemseyen Yeni Delhi, Amerikan yapımı Hint-Pasifik stratejisini tümüyle reddetmek yerine, ona kendi karakteristiğiyle farklı bir yön çizmenin peşinde. Bu yolda Yeni Delhi’nin kurduğu denklemleri dört maddede toparlamak mümkün: 1) Amerikan desteğinden mahrum kalmamak, ancak aynı zamanda Amerikan bağımlılığının kendi inisiyatifinde olmasına dikkat etmek, 2) ABD-Çin rekabeti tuzağına düşmemek ve Çin’i provoke etmemek, ancak aynı zamanda Çin’i dengelemek, 3) Çeşitli güçlü aktörlerle çeşitli yakın stratejik ilişkiler geliştirmek ve dengeleme konusunda hareket alanını geniş tutmak, 4) Çok kutuplu dünya düzenini inşa etmek ve bu düzende söz sahibi olan güçlü bir aktör olmak. AA

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here