Yapılan değişikliğin getireceği en tehlikeli senaryo, Hindistan Müslümanlarına bu ülkenin eşit vatandaşı olmadıklarına dair açık ve net bir mesaj yollamak ve “Hindistan bir Hindu devletidir” teorisini yinelemek olacak.

Hindistan’ın siyasi gündemi son aylarda giderek artan tartışmalı anayasal değişikliklerin ülke genelinde doğurduğu gerilimle çalkalanıyor. Narendra Modi liderliğindeki Hindistan Halk Partisi (Bharatiya Janata Party [BJP]) hükümetinin Mayıs ayında ikinci kez ve daha güçlü bir şekilde göreve gelmesinden bu yana gerçekleşen üç büyük siyasi olay, bir Hindu devleti inşa etme yolundaki kararlılığı gözler önüne seriyor. Bunlardan ilki, anayasanın 370 sayılı fıkrasını feshederek Keşmir’i ordunun sınırsız otoritesi altına almak ve doğrudan Yeni Delhi’den yönetilen “birlik toprağı” statüsüne dönüştürmekti. İkincisi, Hindistan’ın kuzeydoğu eyaleti Assam’da Ulusal Vatandaşlık Kayıtları’nı derleme girişimini ve bu uygulamanın tüm ülkede tekrarlanacağını duyurmaktı. Üçüncü ve en son olay ise Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası’nın mecliste kabul edilmesi oldu. Bu üç kasıtlı hamlenin arkasındaki niyet ve ulus kimliği üzerinde meydana getirdiği ağır tahribat, uluslararası kamuoyu tarafından da endişeyle takip ediliyor.

Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası tasarısı Hindistan’ın her iki meclisi tarafından da kabul edildi ve cumhurbaşkanının onayını alarak 13 Aralık’ta yürürlüğe girdi. 1955 Vatandaşlık Yasası vatandaşlığı doğuma göre tanımlarken Hindistan topraklarına yerleşmiş göçmenler de bu haktan yararlanmaktaydı. Hindistan anayasası uyarınca, 14. maddede belirtilen eşitlik hakkı ve 21. maddede belirtilen yaşama ve özgürlük hakkı gibi anayasal halklar yüceltilmiş ve ayrım gözetilmeksizin bütün insanlar için geçerli hale getirilmişti. Yapılan değişiklik, anayasanın temel haklar yapısına ve ülkenin sosyal dokusuna karşı ciddi bir tehdit niteliği taşıyor. Yeni vatandaşlık yasası, iktidar partisi BJP’nin ideolojik bakımdan desteklediği Hindutva’nın çoğunlukçu-dışlayıcı politik projesi için önemli bir adım olarak görülebilir. Zira “Hindistan vatandaşının kim olduğu” veya “Hintli olmanın ne demek olduğu” sorusuna ayrımcı ve keyfi bir cevap öneriliyor.

Yeni yasayla Pakistan, Afganistan ve Bangladeş’teki zulümden kaçan Hindular, Hristiyanlar, Sihler, Caynistler, Zerdüştler ve Budistler için özel hükümler sunuluyor. 1955 Vatandaşlık Yasası’nı değiştiren yeni düzenleme bu gruplara kapsayıcı jestler yaparken Müslümanları dışlayıcı bir çerçeveye oturtuyor. Yeni yasa Müslümanlardan bahsetmiyor ve tartışmanın kaynaklandığı nokta da tam olarak burası. Ölçüt yalnızca Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerden gelen azınlıkları içeriyor ve zulüm gören Müslümanları kapsamıyor. Üç komşu ülkenin seçimini haklı çıkarmak için ileri sürülen mantık, bunların İslam cumhuriyetleri olmaları veya bir devlet dini olarak İslam’ı kabul etmeleri. Dolayısıyla yukarıda isimleri zikredilen grupların “dini zulüm tehdidi” ile karşı karşıya kaldığı varsayılıyor.

Bununla birlikte bazı toplulukların ve komşu ülkelerin ihmal edilmesi veya hariç tutulmasının ahlaki gerekçesi ve anayasal geçerliliği akıllarda soru işareti uyandırıyor. Eğer zulümden kaçan göçmenlere vatandaşlık verilecekse, Sri Lanka ve Butan’dan gelen göçmenler de (bu iki ülkenin devlet dini Budizm olduğu için) ona göre ele alınmalıydı. Sri Lanka’dan gelen (hem Hindu hem de Müslüman) çok sayıda Tamil Hindistan’daki mülteci kamplarında yaşıyor ve Sri Lanka’daki Budistler tarafından hedef alınıyorlar. Dahası Myanmar’daki Budist zulmünden kaçan Rohingya Müslümanlarının kapsam dışı tutulması ve mevcut vatandaşlıklarının reddedilmesi söz konusu. Öte yandan birçok Bangladeş göçmeni Müslüman, 1971 Bangladeş Bağımsızlık Savaşı’ndan bu yana Hindistan’ın kuzeydoğu eyaleti Assam’da yaşamakta. 1985’teki Assam Anlaşması, 24 Mart 1971’den önce Assam’a yerleşmiş olanların din ayrımı gözetilmeksizin Hindistan vatandaşı olarak tanınmasını öngörmüştü. Dolayısıyla çoğu Assam’da doğmuş bu göçmenlerin artık Bangladeş’le herhangi bir irtibatları bulunmuyor.

Yeni yasa uyarınca Hindistan vatandaşı olduklarını kanıtlayamayan çoğunluğu fakir ve kimsesiz Müslümanların sınır dışı edilmeleri gündemde. Hükümet Müslüman mültecileri Vatandaşlık Yasası’ndan hariç tutarak ve Müslüman göçmenler dışındaki diğer azınlık gruplarını ve farklı dinlerden göçmenleri Ulusal Vatandaşlık Sicili’ne dahil ederek Hindistan’ın en büyük ikinci toplumuna kapılarını kapatıyor. Anayasal demokratik sistemin ve laik devlet anlayışının temelden yıpratılmasına ve yozlaştırılmasına zemin hazırlayan bu yasa, ülke geneline yayılan protesto gösterileriyle eleştiriliyor. Özellikle Assam ve Batı Bengal eyaletlerinde şiddetli protestolar patlak verirken internet erişimi kısıtlandı ve ordu kitlesel protestoları bastırmak üzere görevlendirildi.

Yeni Vatandaşlık Yasası ile Hindistan, bağımsızlık mücadelesinin özünü teşkil eden insancıl ve kapsayıcı toplum yapısından tehlikeli ve kararlı bir şekilde uzaklaşıyor. Hindistan’ın çeşitli inançlara sahip insanlar için her koşulda eşit ve adil bir ülke olacağı yönündeki savunusu anayasasının da özünü teşkil ediyordu. Bugün bu çekirdek yapı, yeni bir vatandaşlık hiyerarşisi çerçevesinde, Hindistan Müslümanlarını diğer dini kimliğe sahip insanlardan daha aşağıya yerleştiriyor. Hindistan’ın seküler çoğulcu yapısına ve inançtan bağımsız, kanunlar önünde eşitliği garanti eden Hint anayasasına aykırı olduğu apaçık görülen Vatandaşlık Yasası, ülkenin tüm kesimlerini kapsayan laiklik anlayışının dramatik bir şekilde bozulduğunu ispatlıyor.

Yapılan değişikliğin getireceği en tehlikeli senaryo, Hindistan Müslümanlarına bu ülkenin eşit vatandaşı olmadıklarına dair açık ve net bir mesaj yollamak ve “Hindistan bir Hindu devletidir” teorisini yinelemek olacak. Aşırı belirsizlik ve güvensizliklere mahkûm edilen göçmen kitleleri, halihazırda fiili olarak “ikincil vatandaş” statüsünde değerlendiriliyor ve Hindistan vatandaşı kimliğini ispat etmeleri bekleniyor. İktidar partisi BJP Müslümanları ötekileştirip izole ederek Hindu çoğunluk tezini pekiştirmeye çalışıyor. Böylesi bir durum, geniş kitlelerin günlük yaşamlarında arzu ettikleri toplumsal uyum ve barışı temelden dinamitliyor. Hindutva ideolojisinin getirdiği ırkçı Hindu milliyetçiliği ve çoğunluğun hükmetme tezi, iktidardaki BJP ile hayat bulmaya devam ediyor. Bu ideolojik yapının çoğulcu Hindistan Cumhuriyeti’nin anayasasını doğrudan ihlal ettiği görülebilir. Hindistan anayasasının 14. ve 15. maddeleri, Hindistan vatandaşı olmak isteyenlere, geldikleri yerlere bakılarak ayrımcılık yapılmasını açıkça yasaklamaktadır. Yeni Vatandaşlık Yasası Hindutva görüşünün ideallerini temsil ederken, cumhuriyeti bir Hindu teokrasisi içerisine hapsediyor.

Hint alt kıtasının İngiliz sömürge idaresinden kurtulup 1947’de bölünmesinin ardından, Hindistan laiklik ve demokrasi ilkelerine bağlı bir cumhuriyet olarak kuruldu. Pakistan’ın kurucuları ülkelerini Hint Müslümanları için bir anavatan şeklinde tanımlarken, Hindistan Hindu çoğunluğa rağmen devleti din üzerinden tanımlamadı ve Mahatma Gandi’nin öncülüğünde, çeşitli inançların bir arada yaşayabileceği bir Hindistan öngörüldü. Şimdilerde ortaya çıkan Müslümanları dışlayıcı Vatandaşlık (Değişiklik) Yasası, Yeni Delhi’nin dünyanın en büyük demokrasisi imajına zarar veriyor. 2024 genel seçimlerine kadar yasadışı göçmenlerin tamamının sınır dışı edileceğine dair söz veren İçişleri Bakanı Amit Şah, halihazırda Assam eyaletinde devam eden vatandaşlık tespitinde 1,9 milyon insanın Hindistan vatandaşlığından çıkarıldığını açıklamıştı.

Süreç beklenen sonucu verir ve milyonlarca insanın vatandaş olmadığı ilan edilirse bu insanlar ne yapacak? Görünen o ki vatandaşlığını ispat edemeyenlerin oy verme hakkı elinden alınacak, temel haklardan mahrum bırakılacak, mülk sahibi olmaları engellenecek, yoksulluk ve çaresizliğe mahkûm edilecekler. Hakları elinden alınan ve vatandaşlığını ispat edemeyen milyonlarca insanın dramı ahlaki açıdan bir problem doğuracağı gibi, sosyal ve ekonomik zararların tetikleyeceği toplumsal çatışmaların yaşanması da muhtemeldir. Böylesi bir durum, Hindistan’da nefret siyasetinin filizlenmesi, Hindu-Müslüman çatışmasına kapı aralanması ve çoğunluğun despotizmine giden yolun açık hale getirilmesi demektir. Nihayetinde dünyanın en büyük demokrasisi unvanına sahip olan Yeni Delhi’nin bir Hindu devleti haline dönüşmesi ihtimali, Güney Asya’nın hassas bölgesel dinamikleri açısından kaygı vericidir. Mahatma Gandi ve Javaharlal Nehru’nun birlikte inşa ettiği, tüm dinlere eşit mesafedeki laik, demokratik Hindistan Cumhuriyeti’nin aşırı faşizan Hindu milliyetçiliğinin teorisyeni Vinayak D. Savarkar’ın Hindutvasına doğru yaşadığı eksen kaymasının, sadece Hindistan değil, tüm Güney Asya’nın güvenlik ve istikrarı için bir tehdit olduğu anlaşılmalıdır. AA

Paylas

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here