Pakistan-Hindistan ilişkileri bu yılın Şubat ayının sonunda başlayan bir yumuşama dönemine girmiş durumda. Pakistan kontrolündeki Keşmir toprakları ile Hindistan kontrolündeki Keşmir toprakları arasında de facto uluslararası sınır kabul edilen hatta ateşkesle başlayan bu süreç, iki ülke başbakanları arasında mektuplaşma ve Pakistan Başbakanı İmran Han ile Genelkurmay Başkanı Kamar Cavid Bacva’nın yumuşamayı destekleyen demeciyle devam etti.

Bacva, Pakistan’ın ilk kez düzenlediği İslamabad Güvenlik Diyaloğu Konferansında yaptığı konuşmada mealen maziyi unutmanın zamanının geldiğini, Hindistan bazı adımlar atar ve özellikle Keşmir’deki durum bağlamında elverişli iklim yaratırsa ikili ilişkilerin normalleşebileceğini söyledi. Bacva’nın konuşması Pakistan ordusunun da bu sürece destek vererek dahil olduğunun da bir göstergesi. Ardından Hindistan Başbakanı Narendra Modi, terör ve düşmanlık havasının ortadan kalkması durumunda Hindistan’ın tüm komşularla dostane ilişkiler sürdürmek istediğini söyleyen bir mektubu İmran Han’a gönderdi. İmran Han da mektuba aynı olumlu tonda yanıt verdi. Pakistan medyası son olarak ikili ilişkilerdeki tamiratın 2018 yılında başladığını ve süreci baltalayabilecek olaylara rağmen görüşmelerin üçüncü ülkelerde gizli buluşmalarla devam ettirildiğini yazdı. Daha da önemlisi, bu süreçte perde arkasında arabulucu olarak rol oynayan aktörün de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu ısrarla vurgulanıyor.

Güney Asya’da arabuluculuk​​​​​​​

Güney Asya 20. yüzyılda Afganistan-İran, Afganistan-Pakistan, Hindistan-Pakistan arasında çok sayıda arabuluculuk misyonuna şahitlik etti. 1935 yılında Türkiye, İran ile Afganistan arasında yaşanan sınır sorununda resmî olarak, iki tarafın da talebiyle arabuluculuk rolü üstlendi. Türkiye’den bir heyetin mezkûr sınırı ziyareti sonrasında verdiği karar her iki ülke tarafından kabul edilmişti. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir grup ülke (Mısır, Irak ve Suudi Arabistan) bu kez 1955 yılında Pakistan ile Afganistan ilişkilerinde büyük bir gerginlik ortaya çıkınca arabulucu rolüne soyundu. Afganistan, Türkiye’nin Pakistan yanlısı olacağını düşünerek Türkiye’nin arabuluculuğunu istemezken, Pakistan da Suudi Arabistan’ın arabuluculuğuna soğuk bakmıştı. 1962 yılında yine Türkiye, bu kez Hindistan hükümetinin de talebiyle Başbakan İsmet İnönü’nün Keşmir sorununda Pakistan’la aralarında arabulucu olmasını istedi. Türkiye’nin kabul ettiği bu süreçte bazı adımlar atıldı ama sonuçta herhangi bir yere varılamadı. Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin teşviki, 1971 savaşının ardından Doğu Pakistan’ın Batı’dan ayrılarak “Bangladeş” olarak bağımsızlığını kazanmasından sonra, Pakistan’ın o zamanki adıyla İslam Konferansı Örgütü’nün 1974’te Lahor’da gerçekleştirdiği toplantıdan hemen önce Bangladeş’i tanıyacağını duyurması ve konferansa davet etmesinde etkili olmuştu. Bu örneklerin de gösterdiği gibi, Arap ülkelerinin Güney Asya’da arabulucu rol oynaması Suudi Arabistan’ın nadiren oynadığı rol dışında sık karşılaştığımız bir durum değildi.

Aksine geçmişte en azından bazı durumlarda Ortadoğu’da çatışma veya anlaşmazlık durumlarında Pakistan arabulucu rolü oynar veya askeri desteğiyle kritik müdahalelerde bulunurdu. Örneğin, Pakistan Devlet Başkanı Ziya’ül Hak herhangi bir etkisinin olma ihtimalinin düşük olduğunu bile bile, İran-Irak savaşında (1980-1988) arabuluculuk rolüne soyundu. Son yıllarda farklı anlarda Pakistan, İran ve Suudi Arabistan arasında gerilimi düşürmeye çalıştı, arzu edilirse arabulucu rolü oynamaktan memnun olacağını bildirdi. 1970’te ise Ürdün’de bulunan silahlı Filistinli gruplar rejimle ters düşüp Ürdün ordusuyla savaşa girince, içlerinde o dönem alt rütbeli bir subay olan Ziya’ül Hak’ın da bulunduğu Pakistanlı danışmanların Ürdün rejimine verdiği askeri destek, Ürdün ordusunun zaferinde kritik rol oynamıştı. Pakistan ve Hindistan arasındaki ilişkilerde ise herhangi bir Ortadoğu ülkesinin arabulucu rol oynaması, Soğuk Savaş yıllarında Hindistan daha “Filistin yanlısı” kabul edilmesine (ki Hindistan sanıldığı kadar da Filistin yanlısı olmamıştı) rağmen mümkün değildi. Hele ki bugün abartılı şekilde de olsa iddia edildiği gibi, Abu Dabi’nin geçmişte böyle bir rol oynaması ne siyasi/ekonomik nüfuzu ne de dış politika bakışı bakımından mümkündü. Bu rolün tam olarak ne olduğunu veya mevcut sürecin tam olarak hangi noktasında başladığını bilmesek de Pakistan’ın geçen sene yaz aylarında Abu Dabi ve Riyad’ı neredeyse Keşmir’i satmakla suçlamasına rağmen ortaya çıkması Pakistan-Körfez ilişkilerinde değişen güç dengesini göstermesi bakımından önemli.

Pakistan-Körfez güç dengesi

Pakistan, Hindistan’ın Keşmir’in anayasal statüsünü 2019’da değiştirmesinden sonra Hindistan’da diplomatik temsil seviyesini düşürdü ve bu ülkeyle olan ticari ilişkilerini askıya aldı. Ardından küresel ölçekte bir diplomasi atağına kalkıştı ve Modi yönetiminin Hindistan’ın çoğulculuk, demokratik sivil-asker ilişkileri, seküler yapısı, demokratik niteliğinin altını oyan bir ideolojiye sahip olduğunu, “dünyanın en büyük demokrasisi” Hindistan’ın tehlikede olduğunu dünyaya duyurmaya çalıştı. Pakistan, Çin’in yardımıyla BM Güvenlik Konseyi ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) başta olmak üzere uluslararası kuruluş ve platformlarda Hindistan’ın Keşmir’de attığı tek taraflı adımları ve insan hakları ihlallerini dünyaya duyurmaya çalıştı. Ancak bu yoğun çalışma sonuç vermedi.

Suudi Arabistan ve BAE, Pakistan’ın Keşmir konusunu İİT gündemine sokma konusunda gösterdiği ısrarlı tavırdan ve aksi durumda Keşmir’i konuşacak alternatif bir Müslüman devletler grubuna yönelebileceği söyleminden rahatsız oldular. Öyle ki Suudi Arabistan’ın daha önce Pakistan’a verdiği kredinin geri ödeme vadesini uzatmadığı, Pakistan’ın da bu nedenle Çin yardımıyla bu borcu ödeme yoluna gittiği haberleri ortaya atıldı. BAE’nin geçtiğimiz haftalarda Pakistanlılar için vize kısıtlamasına gideceği açıklamasını yapması, zaten pandemi sürecinde göçmen işçilerin yaşadığı türlü sıkıntılardan, tıpkı Ürdün-Körfez ilişkilerinde olduğu gibi Pakistan’ın yumuşak karnını bir kez daha ortaya koydu. Üstelik, İsrail ve bazı Körfez ülkeleri arasında “normalleşme” adımları gündeme geldiğinde Pakistan’ın adı da ortaya atıldı ve bir anda Pakistan’ın bazı Körfez ülkeleri tarafından İsrail’i tanıması için baskı gördüğü iddiaları medyaya yansıdı. Hindistan-Suudi Arabistan ve Hindistan-BAE ilişkileri ise son birkaç yılda başta siyasal İslam’ın düşmanlaştırılması, “terörle mücadele”, artan ticari ilişkiler ve Körfez güvenliği üzerinden ciddi yakınlaşmaya sahne oldu.

Nihayetinde İİT geçtiğimiz Aralık ayında yaptığı Dışişleri Bakanları toplantısında Keşmir’e atıf yapmakla yetindi. ABD’nin ise Trump döneminde Keşmir konusunda herhangi bir adım atmasını zaten kimse beklemedi. Biden yönetiminden de Hindistan’a yönelik daha çok Hindistan içerisindeki demokratik erozyondan ötürü insan hakları eleştirileri beklense de Pakistan’ı bu noktada memnun edecek bir politika zaten beklenmemeli. Oldukça kötü durumda olan Pakistan ekonomisi ise pandemi sürecinde daha da kötüye gitmiş durumda.

Diyaloğun mantığı

Bu durumda iki ülke neden böyle bir sürece girdiler? Her iki ülke de medyaya yansıttıkları tutumlarına rağmen ikili ilişkilerdeki tarihsel sorunların herhangi bir Körfez ülkesinin veya bir büyük gücün araya girmesiyle çözülemeyeceğinin gayet farkında. Hindistan zaten, 1965 savaşından sonra Keşmir konusunda herhangi bir üçüncü ülkenin arabuluculuğuna tamamen karşı; sorunun sadece iki ülke arasında müzakere ile çözülebileceği tezini savunuyor. Hindistan’ın Keşmir’de herhangi bir taviz verme olasılığı veya samimi diyalog kurma gibi bir niyeti olup olmadığı da meçhul. BAE’nin arabulucu olarak Keşmir konusunda Hindistan’ı, Keşmir’in bağımsızlığı için müzakere masasına oturma veya sadece Keşmir’de 2019’da attığı adımdan geri dönmek konusunda bile bir tavize teşvik ettiğine, edebileceğine dair bir işaret yok. Diğer yandan, Hindistan bu ılımlı tavrıyla, Keşmir politikası ve ülke içindeki otoriterleşme konularında ABD’den gelecek eleştirilerin önünü bir miktar alabilir. Pakistan ise Hindistan’ı Keşmir’in anayasal statüsünü değiştirme adımlarını geri almaya ikna edemeyecekse bile en azından kalıcı bir demografik dönüşüme gitmesini erteletebilir. Pakistan’ın bu süreçte Keşmir’de Pakistan toprakları kaynaklı herhangi bir silahlı saldırıya izin vermeyeceğini deklare etmesi ise Pakistan’ın bir süredir devam eden, terörle anılan imajını düzeltme çabalarıyla uyumlu.

Pakistan Trump yönetiminin son yıllarında dünyadaki imajını düzeltme çabalarına girişmişti. Pakistan’da “ekonomi güvenliğini” gerçekleştirmeyi hedef alan, dış ticareti artırmayı, ABD ile olan ilişkilerde Pakistanlı iş insanlarını ve lobileri daha yapıcı şekilde kullanmayı, dış ilişkileri çeşitlendirmeyi milli güvenlik gereksinimi olarak gören yeni bir yaklaşım var. Bunun da temel nedeni, eski politika (savaş) Keşmir’de herhangi bir ilerlemeye neden olmamasının yanı sıra Hindistan’ın ekonomik anlamda ilerleyişinin de (ve bununla birlikte silahlanmasının) hızla devam etmesi. Biden döneminde de özellikle Çin-ABD ilişkilerinde artan gerilimin bir sonucu olarak Hindistan-ABD ilişkilerinin hız kesmesini kimse beklemiyor; aksine, Batılı medya geçtiğimiz günlerde 2020 yılının Ekim ayında Bombay’da meydana gelen ve şehri felç eden elektrik kesintisinin Çin’in siber saldırısı sonucu gerçekleştiğini iddia eden yazılara yer verdi. Dolayısıyla, Hindistan giderek sertleşen Çin-ABD rekabetinin cephe ülkesi olarak konumlandırılmış durumda. Bu da Hindistan’daki tüm insan hakları ihlalleri ve otoriterleşmenin, ayrıca Keşmir’de attığı adımların görmezden gelinebileceğini gösteriyor. Bu nedenle de Pakistan, iki dosyayı kullanarak Biden yönetimiyle ilişkileri doğru şekilde yürütmek istiyor: Afganistan’da barış sürecine yardım etmek ve terörle anılan bir ülkeden Güney Asya’da barışı isteyen ülkeye geçiş yapmak.

AA (16.04.2021)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here