İran’da Muhtemel Rejim Değişikliği ve Türkiye Açısından Stratejik Sonuçları

İran’ın İsrail’le açık iş birliği içinde olması, Türkiye’nin bölgesel manevra alanını daraltabilir ve Ankara’yı daha doğrudan bir jeopolitik rekabetin içine çekebilir. Bu durum, Türkiye’nin yalnızca askeri ve güvenlik politikalarını değil, enerji arz güvenliğini ve ticaret hatlarını da etkileyebilir.

Paylaş

✍ Sadri Kaçarhanadani, Araştırmacı

İran’da olası bir rejim değişikliği tartışması, yalnızca ülke içi siyasal dönüşüm meselesi değildir. Bu senaryo, Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu, Kafkasya ve hatta Doğu Akdeniz dengelerini doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Özellikle İran içinde yaşayan milyonlarca Türk nüfus açısından, böyle bir dönüşümün yaratabileceği sonuçlar ciddi güvenlik, kimlik ve siyasal temsil sorunlarını gündeme getirmektedir. Bu çerçevede, olası bir rejim değişikliğini değerlendirirken tarihsel sürekliliği göz önünde bulundurmak ve 1925’ten günümüze uzanan siyasal kırılma hatlarını dikkate almak gerekmektedir.

Pehlevi’lerin Arka Planı

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kuruluşunun ardından ortaya çıkan yeni jeopolitik tablo, yalnızca Anadolu coğrafyasını değil, İran’ı da kapsayan daha geniş bir bölgesel güç mimarisini etkilemiştir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen milliyetçilik dalgası ve imparatorlukların çözülme süreci, Londra merkezli stratejik hesaplamalarda İran’ın önemini ortaya çıkardı. Bu bağlamda, İran’da Türk kökenli bir hanedanın varlığını sürdürmesi, Britanya açısından yalnızca İran’ın iç siyasal bir meselesi değil, uzun vadeli bölgesel denge sorunu olarak değerlendirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde geliştirilen İslam birliği (ittihad-ı İslam) söylemi, Batı müdahalelerine karşı Müslüman toplumlar arasında siyasal dayanışma üretmeyi amaçlamıştı. Cumhuriyet döneminde bu söylem kurumsal düzeyde devam ettirilmemiş olsa da, Türkiye’nin modern ulus-devlet olarak ortaya çıkışı ve tarihsel mirası, özellikle Türk kimliği etrafında yeni bir çekim merkezi oluşturma potansiyeline sahipti. Bu çerçevede, İran’da Türk kökenli Kaçar Hanedanı’nın varlığını sürdürmesi, Anadolu’daki yeni cumhuriyetle tarihsel, kültürel ve hanedan temelli bağların ileride siyasal bir yakınlaşmaya evrilebileceği ihtimalini gündeme getirmiştir. Britanya’nın bölgesel çıkarları açısından, Hindistan yolu ve Basra Körfezi güvenliği başta olmak üzere İran’ın stratejik önemi dikkate alındığında, bu tür bir jeopolitik konsolidasyon senaryosu arzu edilir görülmemiştir.

Bu stratejik çerçevede 1921 darbesi kritik bir kırılma noktasıdır. 21 Şubat 1921’de gerçekleşen darbe sonucunda mevcut hükümet devrilmiş, yeni oluşan siyasal düzende Rıza Han hızla yükselerek önce Savunma Bakanlığı görevine getirilmiştir. Bu gelişme, yalnızca bir askerî müdahale değil, İran’da merkeziyetçi ve güçlü bir devlet inşa sürecinin başlangıcı olarak okunmalıdır. Takip eden yıllarda Rıza Han’ın siyasal gücünü tahkim etmesi ve 1925’te Meclis’in Kaçar Hanedanı’nı resmen feshederek kendisini şah ilan etmesi, İran’da hanedan değişiminin kurumsal boyutunu tamamlamıştır.

1925’te kurulan Pehlevi Hanedanı, Birinci Dünya Savaşı sonrası yükselen etnik temelli milliyetçilik paradigmasıyla uyumlu biçimde, Fars kimliğini devletin kurucu unsuru olarak merkeze almıştır. Bu yeni siyasal düzen, modernleşme ve sekülerleşme reformlarıyla birlikte güçlü bir merkezî ulus-devlet inşasını hedeflemiş; ancak bu süreçte İran’ın çok etnisiteli yapısı ikincil konuma itilmiştir. Türkler, Kürtler, Araplar ve diğer etnik topluluklar, yeni devlet ideolojisi içinde homojenleştirici bir vatandaşlık anlayışına tâbi kılınmıştır.

Kaçar Hanedanı’nın devrilmesinin ardından Pehlevi ideolojisi, İran’daki Türk nüfusun etnik kimliğini yeniden tanımlamaya yönelik bir söylem geliştirmiştir. Bu çerçevede, İran Türklerinin aslında “Türk” olmadığı, “Azeri” adı altında kadim İranî unsurlar olduğu ve Türklerin tarihsel süreçte İran’ı istila ederek yalnızca bu bölgedeki halkın dilini değiştirdiği iddia edilmiştir. Ancak bu tez, tarihsel ve sosyolojik açıdan tutarlı değildir. Zira eğer mesele yalnızca bir dil değişimi ve istilaya dayalı yüzeysel bir dönüşüm olsaydı, Türk siyasal hâkimiyetinin 1000 yıl boyunca sürdüğü bir coğrafyada asimilasyonun yalnızca Azerbaycan bölgesiyle sınırlı kalması değil, İran’ın tamamına yayılması beklenirdi. Bu nedenle söz konusu yaklaşım, daha çok ulus-devlet inşası sürecinde geliştirilen ideolojik bir kurgunun parçası olarak değerlendirilmelidir.

Bu dönüşümün yalnızca iç dinamiklerle açıklanması eksik kalır. Britanya’nın o dönemde İran’daki ekonomik ve askerî etkisi, özellikle Anglo-Persian Oil Company üzerinden enerji kaynaklarına erişim ve bölgesel istikrar arayışı çerçevesinde belirgindi. Dolayısıyla Pehlevi rejiminin kuruluşu, hem İran içindeki merkeziyetçi modernleşme arzusunun hem de dış güçlerin bölgesel denge arayışlarının kesişim noktasında şekillenmiştir. Fars milliyetçiliğinin devlet ideolojisine dönüştürülmesi, bir yandan ulus-devlet inşasının aracı olurken, diğer yandan İran Türklerine ait hanedan mirasının ve olası transnasyonel Türk siyasal bağlarının silinmesini sağlamıştır.

Dolayısıyla 1925 sonrası İran’da kurulan siyasal düzen, yalnızca bir hanedan değişimi değil, kimlik eksenli bir sürecin başlangıcıdır. Kaçar Hanedanı’nın tasfiyesiyle birlikte İran Türklerinin siyasal ve tarihsel konumu sona ermiş, yerine etnik temelli bir Fars ulusal kimliği devletin resmi çerçevesi haline getirilmiştir. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti ile İran arasında potansiyel bir Türk kimliği üzerinden siyasal yakınlaşma ihtimali yapısal olarak ortadan kalktı.

Sonuç olarak, 1921 darbesi ve 1925 hanedan değişikliği, İran tarihinde bir modernleşme sürecinin başlangıcı olmakla kalmayıp, bölgesel güç dengesinde de stratejik bir değişimi temsil etmektedir. Bu süreç, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni devlet sisteminin etnik milliyetçilik ve büyük güç rekabeti etrafında şekillendiğini göstermektedir. İran’da Fars milliyetçiliğine dayanan Pahlavi rejimi, yalnızca iç siyasi bir tercih olarak değil, aynı zamanda bölgesel ölçekte Türklerin siyasi etkisini sınırlamaya yardımcı olan yapısal bir dönüşüm olarak da görülmelidir.

1979 Devrimi ve Etnik Kimlik Meselesi

1979’daki İran İslam Devrimi, Pehlevi rejiminin otoriter ve merkeziyetçi yapısına karşı geniş bir toplumsal koalisyonun ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yeni rejim ideolojik olarak İslami referanslara dayanmakla birlikte, etnik kimliği resmi söyleminde Pehleviler kadar merkezileştirmemiştir. Dolayısıyla İslam Cumhuriyeti, İran’daki Türk nüfusu ümmetçi ve devrimci dini söylemler aracılığıyla siyasal sisteme entegre etmeye çalışmış, etnik farklılıkları İslami kimlik altında ikinci plana itmiştir. Ancak pratikte, merkeziyetçi devlet yapısı ve Farsça merkezli bürokratik düzen korunmuş ve sonuç olarak, devrim sonrası dönemde de İran’daki Türkler, Kürtler ve Araplar açısından kültürel haklara dair talepler karşılanmamıştır.

Bugün İran’daki mevcut hükümete yönelik eleştiriler ciddi olmakla birlikte, olası bir alternatifin hangi ideolojik ve etnik temeller üzerine inşa edileceği sorusu hayati önem taşımaktadır. Özellikle Pehlevi hanedanının yeniden gündeme getirilmesi ve bu çizginin Batılı aktörler ile İsrail tarafından desteklenmesi yönündeki tartışmalar, İran içi dengeler kadar bölgesel jeopolitiği de yakından ilgilendirmektedir.

Pehlevi’lere Sağlanan Dış Destek ve Sonuçları

Son yıllarda İsrail’in İran içindeki istihbari ve siyasi nüfuzu ciddi biçimde artmıştır. Bu bağlamda, Pehlevi hanedanının temsilcilerinin uluslararası platformlarda görünürlük kazanması dikkat çekmektedir. Özellikle İsrail’in, İran’daki rejim karşıtı hareketler içinde Pehlevi çizgisine daha sıcak yaklaştığı yönündeki değerlendirmeler, Tahran karşıtı stratejinin yalnızca rejim değişikliği değil, aynı zamanda İran’ın jeopolitik yönelimini köklü biçimde dönüştürmeyi hedeflediği yorumlarına yol açmaktadır. Bu noktada, İran’da Fars milliyetçiliği temelli, Batı ile uyumlu ve İsrail’le açık ilişki kuran bir yönetimin ortaya çıkması ihtimali, yalnızca iç siyaset açısından değil, bölgesel güç dengeleri açısından da son derece kritik sonuçlar doğurabilir. İran gibi büyük bir ülkenin dış politika ekseninin radikal biçimde değişmesi, Türkiye’nin güvenlik mimarisini doğrudan etkileyecektir.

İran Türkleri Açısından Olası Sonuçlar

İran’da yaklaşık 30–35 milyonluk bir Türk nüfusun varlığı dikkate alındığında, etnik temelli bir ultra Fars milliyetçiliği üzerine inşa edilecek yeni bir rejimin en önemli iç gerilim alanlarından biri bu toplumsal kesim olacaktır. Tarihsel deneyim, Pehlevi döneminde Türk kimliğinin kamusal alanda sistematik biçimde bastırıldığını göstermektedir. Eğitim, medya ve kamu yönetiminde Farsçanın mutlak hâkimiyeti tesis edilmiş; yerel kimlik talepleri “bölücülük” olarak etiketlenmiştir. Dolayısıyla, benzer bir ideolojik yönelimin yeniden güç kazanması, İran Türkleri açısından kültürel hakların daha da daralması, siyasal temsil kanallarının zayıflaması ve güvenlikçi politikaların artması anlamına gelebilir. Bu durum yalnızca İran içi istikrarı sarsmakla kalmayacak; Türkiye ile İran arasındaki toplumsal bağları da dolaylı biçimde etkileyecektir.

Türkiye Açısından Stratejik Riskler

Türkiye son yıllarda İsrail’in bölgesel politikalarına karşı daha belirgin bir duruş sergilemiştir. Ancak İran’da Batı ve İsrail piyonu, Fars milliyetçiliği temelli bir yönetimin kurulması halinde, Ankara’nın bölgesel yalnızlaşma riski artabilir. İran’ın jeopolitik ağırlığı, enerji kaynakları, nüfusu ve coğrafi konumu dikkate alındığında, bu ülkenin dış politika eksenindeki bir değişim, Kafkasya’dan Irak ve Suriye’ye kadar geniş bir alanda yeni denklemler yaratacaktır. Böyle bir senaryoda Türkiye, hem güney sınırlarında hem de doğu hattında yeni bir stratejik baskı ile karşılaşabilir. İran’ın İsrail’le açık iş birliği içinde olması, Türkiye’nin bölgesel manevra alanını daraltabilir ve Ankara’yı daha doğrudan bir jeopolitik rekabetin içine çekebilir. Bu durum, Türkiye’nin yalnızca askeri ve güvenlik politikalarını değil, enerji arz güvenliğini ve ticaret hatlarını da etkileyebilir.

İlgili İçerikler

Son Yazılar