*Doç. Dr. Emrah ÖZDEMİR, Çankırı Karatekin Üniversitesi

Amerika’nın ülkeden çekilme kararını uygulamaya koyduğu Mayıs ayı ile birlikte faaliyetlerini artıran Taliban, nihayet 15 Ağustos’ta Kabil’e girerek Afganistan’da yönetimi ele geçirdiğini duyurdu. Taliban’ın bu menfur başarısı, ülkede yaklaşık 20 yıldır sürdürülen çabaların başarısızlığını ve Ashraf Ghani hükümetinin de sonunu getirdi. Bundan sonra ülkede ve bölgede politik dinamiklerin nasıl şekilleneceği herkesin kafasındaki en büyük soru işaretiyken Taliban’ın hız açısından bu beklenmedik başarısının kaynaklarının ayrıntılı bir şekilde incelenmesi hali hazırda yaşanmakta olan belirsizliğe ışık tutacaktır.

Taliban hareketinin ortaya çıkışı, Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesinin ardından yaşanan iç savaşa dayanmaktadır. Sovyetlerin desteği ile 1992 yılına kadar dayanabilen Necibullah Hükümetinin çökmesi, ülkede işgal karşısında birlik oluşturan mücahitlerin etnik ve aşiret temelli güç mücadelesi yaşanmasına neden olmuştur. Ülkenin dört bir yanında yaşanan çatışmalar, adaletsizlik ve devlet sisteminin yokluğu en çok da Kabil’i etkiledi. Bu kaos içerisinde nasıl olursa olsun bir parça istikrar ve adalet arayışı içerisinde olan Afgan halkının beklentilerine cevap vermeyi amaçlayan Taliban, 1994 yılı itibariyle ülkenin güney kesimlerinde varlık göstermeye başladı.

Taliban hareketi insan kaynağını, Pakistan’da bulunan mülteci kamplarında çoğunluğu Sovyetlere karşı verilen mücadele ve iç savaşın yetimleri gençlerden sağlamaktaydı. Bu noktada hareketin Pakistan istihbaratı (Inter-Services Intelligence – ISI) tarafından silah, lojistik ve strateji anlamında desteklendiğinin ve Taliban’ın yaratıcısı olarak görüldüğünün de vurgulanması gerekir. Pakistan’ın bu desteğinin en önemli nedeni “stratejik derinlik” politikası kapsamında Afganistan üzerinde kontrol sağlamak istemesidir.  Temeli 1893 yılına dayanan Durand Hattı, İngiliz sömürgesi altında bulunan Hindistan ve Afganistan Emirliği arasındaki sınırı belirlerken Peştunları da ikiye böldü. Bölgenin bu en büyük ve kritik etnik grubunu ikiye ayıran hat, 1948 sonrasında Pakistan ve Afganistan arasındaki sorunun temelini teşkil etti. Özellikle Muhammed Davud Han ve Nur Muhammed Taraki gibi önemli isimlerce dile getirilen ve Peştunların yaşadığı coğrafya üzerinde hak iddiasına dayanan Peştunistan fikri Pakistan ve Afganistan ilişkilerini geren bir unsur olmuştur.

Sultan Amir Tatar ya da bilinen adıyla Albay İmam (Col Imam) gibi Pakistan istihbarat subaylarının yönlendirmesi ile Afganistan’da ciddi bir başarı gösteren Taliban, ülke içerisinde birbiri ile çatışan fraksiyonları tek tek bastırarak 1996 yılında Penşir Vadisi dışında tüm ülkeyi egemenliği altına almayı başarmıştır.  Talibanın bu başarısı, ülke içerisinde bir birlik beraberlik ve merkezi bir devlet yönetiminin olmayışı kadar halk desteğini de kısmen de olsa kazanmış olmasına bağlıdır. Taliban, Diyubendi olarak adlandırılan Hanefi bir İslam hareketini takip etmekte ve İslam dininin büyük oranda çarpıtılmış bir versiyonunu siyasi, ekonomik ve sosyal alanda esas kabul etmektedir. Bazı kaynaklara göre Taliban, Diyubendi Hareketi ile de özdeşleştirilemeyecek seviyede doğrudan Vahhabi -Selefi bir anlayışı benimsemiş durumdadır. Talibanın bu katı din temelli yaklaşımı ve şiddete dayalı otorite kurma anlayışı çatışmalardan yılmış Afganlar için bir nevi istikrar umudu yaratmıştır. Bunun ötesinde çatışmaların ve adaletsizliklerin hâkim olduğu toplumsal yapıda Taliban, adli mercii olan imamlar elinden sert de olsa bir adalet sistemi teşkil etmeyi başarmıştır. Bu adalet sistemi modern hukukla bağdaşmayacak ceza hükümlerine rağmen oldukça hızlı ve tarafsız işlemesi nedeniyle kabul görmekteydi.

1996 itibariyle ülke içerisinde hakimiyeti sağlayan Taliban, en büyük sorunu işlerlik kazandırılmış ve uluslararası alanda kabul gören bir devlet sistemi kurabilme anlamında yaşamıştır. Bu dönemde Taliban’ın de facto olarak sağlamış olduğu egemenliğini, uluslararası platformda tanıyan Pakistan, Sudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dışında başka bir ülke bulunmamaktadır. Ancak bu durum Taliban’ın muhatap alınmadığı anlamına da gelmemektedir. Taliban’ın ülkenin yönetimini elinde bulundurduğu bu süreç 2001 yılının Eylül ayı itibariyle ABD müdahalesi ile sona ermiştir. 11 Eylül Saldırılarının sorumlusu olan El Kaide Terör Örgütüne alan sağlayarak destek olduğu ileri sürülen Taliban rejimi, ABD müdahalesi ile kısa süre içerisinde ortadan kaldırılmıştır. ABD’nin bu müdahaledeki yöntemi Kuzey İttifakı olarak bilinen ve iç savaşın da ana karakterleri olan eski mücahitlere dayanmaktaydı. Özel kuvvetler ve hava unsurları ile desteklenen bu unsurlar kısa sürede Taliban’a karşı galip gelmişlerdir.

Ancak ABD’nin ve müttefiklerinin Taliban sonrası için uygulanabilir bir planı bulunduğunu söylemek pek de mümkün değildir. Bush Yönetiminin Teröre Karşı Savaş söylemi askeri başarı sonrası ile ilgili somut bir politika ortaya koymamaktaydı. Bu noktada Birleşmiş Milletler ve diğer ülkelerin girişimi ile Bonn Konferansı toplanmış ve Afganistan Geçiş Hükümeti farklı tartışmaların odağında Hamid Karzai önderliğinde kurulmuştur. Bu çabalardaki temel sorunun ne olduğunun anlaşılması Afganistan’ın devlet olma sürecinin incelenmesini gerekli kılmaktadır. Tarihsel süreçte Afganistan’daki güç mücadelesi merkezi devlet otoritesinin tesisi için çabalayan bir kesim ile ülkenin farklı bölgelerine hâkim olan güç odakları arasında yaşanmıştır. Bu süreç içerisinde güçlü bir merkezi devlet otoritesinin tesis edilebildiğini söyleyebilmek oldukça güçtür. Bonn sonrası kurulan yapıda da bu mücadeleyi görmek mümkündür. İç savaş ve ülke içerisindeki çatışmanın temel nedeni olan silahlı grupların liderleri, yürütülen devlet inşası politikalarına muhalefet etmemeleri için verilen payelerle bir seviye meşruiyet elde etmişlerdir. Kurulan hükümet ve akabinde yapılan seçimler her ne kadar görünürde halk egemenliğini tesis etmiş gibi lanse edilse de bu grupların güç mücadeleleri farklı şekillerde devam etmiştir. Çatışma ve savaşın kanıksandığı ülkede geçen 20 yıllık süreç, bir ulus kimliği ve modern devlet sistemi yaratmayı başaramamış ve bu güç odaklarının kendi çıkarlarını ön planda tuttukları bir yaklaşımın ülkeye egemen olmasına tanıklık etmiştir.

 

Farklı güç odaklarının etnik yapı ve aşiret temelli bu mücadelelerini devlet inşası sürecinin her alanında görmek mümkündür. Örneğin ülkenin güvenlik kuvvetlerinin yapılandırılmasında da etnik yapı gözletilmiş ve aynı üniformayı giymelerine rağmen emir komuta birliği sağlanabilmiş bir Afgan ordusu teşkil edilememiştir. Afgan Polis Teşkilatında yine etkin görevler bu etnik yapı gözetilerek dağıtılmış ve liyakat yerine rüşvet, adam kayırma ve nepotizm doğrultusunda hareket edilmiştir. Yine güvenlik sektörü reformu kapsamında ülke içerisindeki silahlı grupların toplumsal hayata entegrasyonu da başarılı bir şekilde sağlanamamıştır. Dolayısıyla daha önce kendi coğrafi alanlarında egemen güç olan bu merkezi yönetime rakip yerel yapılar, yeni süreçte ortadan kaldırılmak şöyle dursun üzerine bir de meşruiyet kazanmışlardır. Bu sadece güvenlik sektöründe değil tüm alanlarda yaşanmıştır. İstikrarlı bir devlet otoritesinin temel kaynağı olan meşruiyet, halk tarafından destek görme, başarılı bir ekonomik yapı ve siyasi otorite gibi unsurlar Afganistan’da sağlanamamıştır. Bunun en ciddi kanıtı, ülkede gerçekleştirilen seçimler sonucunda Tacik Abdullah Abdullah ve Peştun Ashraf Ghani arasında yaşanan güç paylaşımındaki anlaşmazlıklardır. 2014 seçimleri sonucunda yaşanan kriz, Abdullah Abdullah için ülkenin politik sisteminde yer almayan bir makam olan Afganistan İcra Kurulu Başkanlığı oluşturularak çözülmüştür. 2019 seçimleri sonucunda yaşanan politik çatışma ise yine Abdullah Abdullah’ın Afganistan Barış ve Ulusal Uzlaşma Yüksek Kurulu Başkanı olarak görevlendirilmesi ile aşılmıştır. Bu çatışmalarda ABD’nin arabuluculuğu önemli bir rol oynamıştır.

Afgan Güvenlik Kuvvetleri ile ilgili sorunların birçoğu ABD tarafından görevlendirilen Afganistan’ın Yeniden Yapılandırılması Özel Müfettişi (SIGAR Special Inspector General for Afghanistan Reconstruction) raporlarına da yansımış durumdadır. Gerek Afgan ordusu gerekse polis teşkilatı her ne kadar yeterli seviyeye ulaştıkları gerekçesi ile 2014 yılında ülkede güvenliğin sağlanması sorumluluğunu doğrudan üstlenmiş olsalar da belirtilen yapısal sorunlar ve kapasite anlamında Taliban’la doğrudan başa çıkabilecek durumda değildi. Taliban’a karşı mücadelede en etkin iki unsur olan hava desteği ve istihbarat temini ABD’nin çekilme kararı sonrası yetersiz kalmıştır. Her ne kadar ordunun A29 hafif taarruz uçakları ve UH60 helikopterleri gibi hava araçları olsa da bunların etkin kullanımı mümkün olmamıştır. Sayısal anlamda yine SIGAR raporlarına bakıldığında güvenlik kuvvetleri mevcudunun 180.000 asker ve 120.000 polis olmak üzere 307.000 civarında olduğu görülmektedir. Silah teçhizat anlamında da büyük bir sorun olmadığı yine raporlarda belirtilen bir diğer önemli unsurdur. Buna rağmen gerek siyasi iradenin gösterilememesi ve gerekse stratejik ve taktik hatalar bu gücün kullanılamamasına ve kimi bölgelerde neredeyse hiç savaşmadan teslimiyete neden olmuştur.

Afgan Devletinin bu kronik sorunları Taliban karşısında bir birlik oluşturulamamasının ve topyekûn bir mücadele ortaya konamamasının temel nedenleridir. Etnik bir grubun Taliban karşısında başarısızlığı maalesef merkezi hükümet tarafından Afganistan’ın bir devlet olarak başarısızlığı olarak değerlendirilmemiştir. Ülkede gerek halk gerekse güvenlik güçleri dahil kamu görevlilerinin Afgan hükümeti ve yönetici elitlere olan güveni tamamen ortadan kalkmıştır. Bu durumda ABD tarafından izlenen pragmatik siyasetin de önemli bir payı bulunmaktadır. Bir taraftan liberal devlet inşası yaklaşımı ile merkezi hükümetin meşruiyet kazanması yönünde idari ve ekonomik çaba sarf ederken diğer taraftan çevrede merkezi yönetime alternatif olan yapılarla samimi ilişkiler kurmaktan da geri durmamıştır. 2001’den beri yirmi yıllık süreçte hiçbir şekilde diyalog kurulmayan ve verilen mücadelede ekonomi ve insan kaynağı anlamında büyük kayıplar yaşatan Taliban hareketi ile anlaşmaya varılması da ABD dış politikasının tutarsızlığının bir diğer kanıtıdır. ABD’nin güvenlik önceliklerinin Orta Doğu ve Pasifik bölgesine kaymış olması ve Afganistan’ın ağırlaşan maddi ve manevi yükünden kurtulma isteği bu tutarsızlığın başlıca nedenidir.

Bu konuda dile getirilmesi gereken bir diğer problem de Afganistan iç siyasetindeki çözüm arayışlarında bölgesel aktörlerin de göz ardı edilişidir. Daha önce belirtildiği üzere Pakistan Afganistan üzerinde önemli bir etkiye sahip olmasına karşın uygulanan politikalarda çok da dikkate alınmamıştır. Meşru bir kanaldan çekincelerini dile getiremeyişi Pakistan’ın Taliban’ı desteklemeye devam etmesini beraberinde getirmiştir. Pakistan olmadan Afganistan’da bir devlet inşası projesinin işlemeyeceği Taliban’ın başarısı ile kötü bir şekilde idrak edilmiştir.

Taliban’ın Afganistan’a hâkim oluşunda Afgan Devletinin kronikleşmiş yapısal sorunları ciddi rol oynadığı kadar Taliban’ın ayakta kalabilme ve uyum kabiliyetinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Taliban ortaya çıktığı 1992 sonrası ve 2001 yılları arasında çizmiş olduğu profilden daha farklı bir yapı göstererek 2001 sonrasında varlığını sürdürebilmiştir. 2001 sonrası dönemde Neo-Taliban olarak adlandırılan hareket, bu kez sadece din, istikrar ve adalet söylemleri ile değil aynı zamanda ülkelerini işgal eden emperyalist güçlere karşı mücadele veren bir özgürlük savaşçısı hüviyetini de söylemlerine eklemiştir. Ülkenin kronik sorunları olan rüşvet, nepotizm ve halka yönelik kötü uygulamalar özellikle kırsalda devletin meşruiyetini erozyona uğratırken Taliban’ı bir alternatif olarak yeniden güçlendirmeye başlamıştır.

Taliban hareketinin, düşünülenin aksine oldukça modern bir öğrenen organizasyon yapısı sergilediği ifade edilebilir. Modern ordular karşısında tutunabilecek kapasiteye sahip olmayan yapı, askeri strateji açısından hızla gayrinizami harbe (GNH) dayalı bir yönteme evrilmiştir. Her ne kadar Sovyetlere karşı verilen mücadeleden kazanılan bir GNH tecrübesi bulunsa da bu kez silah teknolojisi, yapı ve emir-komuta anlamında daha farklı bir profil ortaya koyduğu ifade edilebilir. Başlangıçta küçük yerel gruplarla yürütülen eylemler zamanla daha sistemli ve merkezi hale getirildi. Yerel askeri komisyonlar, müfettişlikler kurularak ademi merkeziyetçi hareket anlayışı merkezi bir yapı ile dengelenme yoluna gidildi. NATO birliklerinin uyguladıkları strateji ve taktik anlayış doğrultusunda kendilerini yenileme yoluna da gittiler. Örneğin büyük gruplarla kışlalara ve üs bölgelerine yapılan saldırılardan sonuç alınamayıp ciddi kayıplar verildiğini gördüklerinde küçük gruplarla baskın, sabotaj, patlayıcı madde kullanımı gibi yöntemlere yöneldiler. Bu süreçte Taliban için el yapımı patlayıcılar en önemli silah haline geldi. Rus mayınları, patlamamış NATO mühimmatları ve Pakistan menşeili patlayıcı yapımında kullanılan amonyum nitrat gibi malzemeler el yapımı patlayıcı yapımında kullanıldı.

Taliban, askeri yönden sergilediği bu uyum sağlama kabiliyetini yönetim ve dış politika alanında da gösterebildi. Grup içerisinde farklı fraksiyonların bulunması hareketin en zayıf noktasıyken ve Molla Ömer’in ölümü sonrasında 2013 yılında kriz yaşanmasına karşın yapı bir arada kalabilmeyi başarmıştır. Grubun temelde dayandığı gruplar Queta Şura olarak bilinen Rahbari Şura, Peşaver Şura ve Miran Şah Şura olarak sıralanabilir. Bu gruplardan Queta Şura Molla Ömer’in oğlu Molla Muhammed Ömer’i desteklerken Peşaver ve Miranşah Şura Haqqani Ağı’nın lideri olan Sirajeddin Haqqani’yi desteklemektedir. Çatışan bu iki figür Malawi Hibatullah Akhundzada’nın liderliği altında toplanan hareket içerisinde bir güç paylaşımına giderek bir anlamda çatışmanın çözümü sağlanmıştır. Güncel yapı altında Akhundzada Emir-ul Ulema olarak yapının lideridir. Onun altında Molla Muhammed Ömer askeri faaliyetler ve Batı vilayetlerinden sorumlu, Sirajeddin Haqqani Doğu Vilayetlerinden sorumlu, Molla Abdul Ghani Bradar ise politik faaliyetlerden sorumlu yardımcı konumundadır. Yine bu yapı altında modern bir devlet sistemindeki bakanlık mantığına benzetilebilecek mali işler, sağlık, istihbarat, tarım ve hayvancılık, adalet, sınır işleri, sivil zayiatların önlenmesi gibi farklı komisyonlar yer almaktadır. Bu anlamda yeni Taliban, sadece şiddet temelli bir terör hareketi olarak görülemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahiptir. Bir anlamda Afgan hükümetinin sadece güvenlik sağlama ve askeri kapasitesine meydan okumamış aynı zamanda yönetim imkân ve kabiliyetlerine de bir alternatif oluşturmuştur. Bu siyasi ve idari yapının etkinliğini özellikle Molla Bradar önderliğindeki siyasi komisyonun Doha görüşmelerindeki etkinliğinde görmek mümkündür. Bu anlamda Molla Bradar, Taliban tarafından Afganistan için uygun bir yönetici figürü olarak değerlendirilmektedir.

Askeri yapılanma açısından ise Molla Muhammed Ömer yönetiminde bulunan askeri komisyon Sirajeddin Haqqani’nin de etkin rolü ile merkezi bir yapı haline getirilmiştir. Afganistan yedi bölgeye ayrılmış durumdadır ve her bölge bir komutanlık olarak teşkilatlandırılmıştır.  Bu bölgelerin altında 23 Batı ve 11 Doğu olmak üzere vilayet komutanlıkları yer almaktadır. Bu vilayetlerde askeri komutanların yanı sıra gölge valilerin atanmaları da askeri komisyon tarafından yapılmaktadır. BM kaynaklarına göre Taliban’ın aktif militan sayısı 85.000 civarında olup bu mevcudun 6.500 civarını Pakistanlılar ve 3.500’ünü ise farklı milletten militanlar oluşturmaktadır. Taliban’ın bu yeni dönemde izlediği bir diğer politika da sadece Peştun etnik kimliğine bağlı bir hareket olmaktan uzaklaşması ya da böyle bir imaj çizmesidir. Bu anlamda Kuzey’de Tajik komutanların görevlendirilmesi, Tacikistan’da faaliyet gösteren Ensarullah Cemaati ve Özbekistan İslami Hareketi ile ilişki içerisinde olması önemli örneklerdir. Yine Uygur militanlar bünyesine alması da bir diğer örnek olarak gösterilebilir.

Görüldüğü üzere Taliban hareketinin Afganistan’da elde ettiği başarının iki yönü bulunmaktadır. Birincisi Afgan hükümetinin ve devlet yapısının ABD desteğini kaybetmesini müteakip ortaya koyduğu zafiyet ve başarısızlıktır. Diğer boyutu ise Taliban hareketinin değişen şartlar karşısında hızlı bir uyum süreci gösterebilmesinde yatmaktadır. Bu anlamda Taliban’a başta Pakistan olmak üzere sağlanan dış desteğin, ülke içerisinde belirli oranda sağladığı halk desteğinin, ekonomik anlamda afyon üretimine de dayanan gücünün ve tecrübeli bir kadroya sahip olmasının da etkisi belirtilmelidir.

Böyle bir yapı karşısında ABD’nin desteğini kaybeden Afgan hükümeti ve güvenlik kuvvetleri maddi boyutundan ziyade manevi anlamda önemli bir kayıp yaşamışlardır. Nasıl ki ülkenin plansız bir şekilde işgali büyük bir hataysa Afgan hükümetinin meşruiyet ve kapasite anlamında güçsüzleşmesine yol açan bir antlaşma ile ülkeden apar topar çekilmek de o derece hatalıdır. Yirmi yıllık Afgan halkını bir daha eski günlere dönmelerine izin verilmeyeceğine dair söylem çok kısa sürede yerini ülkelerinin kurtarılması Afganların kendi sorumluluğu olduğu ve gerekli desteğin verildiği şeklinde bir mazerete dönüşmüştür.

Bugün Taliban, devlet başkanı Ashraf Ghani’nin ülkeden ayrılması ile fiilen Afgansitan’ın yönetimini eline geçirmiş durumdadır ve zımnen de olsa Çin, İran, Rusya, ABD, İngiltere ve Hindistan gibi önemli aktörlerin muhatabı haline gelmiştir. Askeri anlamda kazanılan bir zaferden söz etmek mümkündür. Ancak Taliban’ın önündeki asıl sınav ülke genelinde gerçek bir meşruiyet kazanmak ve geçmişteki katı yönetim tarzından uzaklaşarak uluslararası ortamda gerçek bir aktör olarak kabul görmektir. Afganistan’ın Batılı anlamda önemli kazanımlarından birisi olan kadınların çalışma ve eğitim özgürlüğü gibi temel konular Taliban nezdinde önemli bir problem olarak görülmektedir. Yine adalet ve güvenlik sistemi de modern bir anlayıştan uzak kalmaktadır. Tüm bunların ötesinde ülkede önemli bir gelir kaynağının olmayışı dışa bağımlılığa neden olmaktadır. Taliban birçok platformda tanınmadığından dış yardımların devamı konusu da ciddi bir problemdir. Sadece uyuşturucu üretimi ve gümrük vergileri ile ülkenin ekonomik sisteminin işleyemeyeceği açıktır. Bu nedenle uluslararası kabul görme önemli bir gereksinimdir. Pakistan ile olan doğrudan irtibatı bu ülke ile sıkı bir ilişki içerisinde olacağının bir kanıtıdır. İran ülkede yer alan Hazaralar ve mülteciler üzerinden ülke siyasetinde etkin olmak isteyecek ve daha önce ambargo nedeniyle petrol satamadığı ülke ile ekonomik bir ilişki kurmayı da deneyecektir. Hindistan’ın, bölgenin kritik bir aktörü olmasına karşın Pakistan’ın elde ettiği kazanımdan çok da memnun olmadığı görülmektedir. Yine Rusya, ülke içerisindeki durumdan tedirgin olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu minvalde trajik bir şekilde Taliban’ın uluslararası ilişkiler anlamında belirtilen uluslararası aktörlere verdiği en önemli garanti istikrar ve güvenliktir. Bir zamanlar güvenlik tehdidi olarak görülen Taliban, ABD için DAEŞ’e karşı, Çin için de Uygur militanlarına karşı bir garanti oluşturmaktadır. Ancak Taliban’ın bu konudaki güvenilirliği başta ABD’li akademisyen ve askerler tarafından ciddi anlamda sorgulanmaktadır.

Halen bölgede var olan terör tehdidine karşı bir istikrar unsuru olarak görülen Taliban’ın insan hakları, demokrasi ve temel hak ve özgürlükler anlamında katı tutumu uluslararası aktörleri ciddi bir ikilemde bırakmaktadır. Sadece ulusal ve bölgesel çıkarlar gözetilerek Taliban’la ilişki kurmak, realist paradigma açısından pragmatik bir politika olmakla birlikte Afgan halkını ve yirmi yıllık kazanımları yüzüstü bırakmak anlamına gelecektir. Bu sebeple Taliban’ın Afgan halkı açısından kabul edilebilir bir iç politika izlemesi yönünde baskı altına alınması kritik bir gerekliliktir. Ancak demokratik seçim sistemini kabul etmeyen, ülkenin bayrağı ve anayasasını da tanımayan bir hareketin ülke içeresinde geniş tabanlı kapsayıcı bir yönetim tesis edebilme ihtimali kısıtlıdır. Kabil’in ele geçmesi sonrasında devlet memurlarına yapılan işlerine dönmeleri çağrısı ve genel af ilanı açıklamaları her ne kadar olumlu bir gelişme olarak değerlendirilse de halkın bir kesiminin demokratik hak ve özgürlüklerini kullandıkları için suç işledikleri düşüncesine dayanan af oldukça sorunlu bir yaklaşımı işaret etmektedir.

Taliban’ın ülke içerisinde yarattığı tedirginlik ve korkunun neden olduğu mülteci ve göç tehdidi de Türkiye başta olmak üzere birçok ülke içim önemli bir problem olarak görülmelidir. Bu sebeple Taliban üzerinde yaratılacak baskı bu mülteci akınının önlenmesi noktasında da bir umut yaratabilir. Diğer taraftan halen Penşir bölgesinde ülkenin sevdiği ve büyük saygı duyduğu bir figür olan Ahmed Şah Mesud’un oğlu Ahmed Mesud liderliğinde ortaya çıkan bir direniş hareketi Başkan Yardımcısı Emrullah Salih’in de desteğini kazanmıştır. Bu anlamda bu hareket ülke genelinde bir Taliban karşıtı kalkışmaya dönüşebilme potansiyeli taşımaktadır. Yirmi yıllık süreçte yetişen Taliban karşıtı aydın kesim de Afganistan’dan ayrılmak zorunda kalsalar da ülke dışında bir diaspora teşkil ederek Taliban’a yönelik politikalar geliştirilmesi sürecinde baskı kurma kapasitesi yaratacaktır.

2001 müdahalesi sonrasında Afganistan’da inşa edilmeye çalışılan demokratik devlet yapısı nezdinde Afgan hükümetleri ve ABD önderliğindeki koalisyonun yirmi yıllık sınavı başarısızlıkla sonuçlandı. Vietnam’dan sonra devlet ve ulus inşası yoluyla ayaklanmaların bastırılmasına ve istikrarın sağlanmasına yönelik yaklaşım Afganistan’da da tam bir fiyasko oldu. Bu noktadan sonra artık Taliban’ın Afganistan’ı başlamıştır. Hareket, belirtilen kritik hususlar üzerinden daha zor ve ciddi bir sınavla karşı karşıyadır. Afganistan’ın kaderinin bağlı olduğu bu sınav, Taliban’ın bu yeni duruma nasıl uyum sağlayabileceği ve yönetim anlayışı, güvenlik kuvvetleri ve dış politikası ile bu uyum süreci üzerinden ne derece ulusal ve uluslararası ortamda meşruiyet kazanacağı ile ilgilidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here