Pakistan’da Navaz Şerif’in tutuklanması ve muhtemel senaryolar

Paylaş

Pakistan anayasa mahkemesi, ülke siyasetinde güçlü bir vesayet aktörü ve yargısal aktivizmle siyasetin yetki sınırlarını belirlemeye çalışıyor.

Pakistan’da neredeyse bir yıldır devam eden “siyasi sirk”te yalnızca bir aşama daha sona erdi. Daha önce yolsuzluk suçlamasıyla siyasetten men edilen eski başbakan ve Pakistan Müslüman Ligi-Navaz (PML-N) partisinin lideri Navaz Şerif ve kızı Meryem Şerif, devam eden soruşturmada bu kez tutuklandılar. Daha önceki birkaç yazımızda bu süreci incelemiş, kararları veren anayasa mahkemesinin Pakistan siyasetinde güçlü bir vesayet aktörü olduğunu ve bir kez daha yargısal aktivizmle siyasetin yetki sınırlarını belirlemeye çalıştığını söylemiştik.

Siyasetten men edildikten sonra yaptığı bazı açıklamalarla “kral çıplak” diyen Navaz Şerif’in tutuklanması çok şaşırtıcı değil. Şerif bu süreçte ilk olarak Pakistan’da müesses nizamın kendisini doğrudan hedef aldığını söyledi. Ardından, 2008’de Hindistan’da gerçekleşen Bombay (Mumbai) terör eyleminin şüphelileri yıllardır eldeyken halen yargılanmamış olmalarının sorumluluğunun kime ait olduğunun açıkça görüldüğünü bildirdi. Şerif son olarak, partisinin içişleri bakanının bir “Tehrik-i Lebbeyk Ya Resulullah” (evet, bu bir siyasi parti!) üyesi tarafından vurularak yaralanmasından sonra, orduyu bu tür aşırılıkçı partilere taviz vermekle suçladı. Hatırlatmak gerekirse, Tehrik-i Lebbeyk destekçileri 2017 yılı Kasım ayında Pakistan’ın “Hatm-i Nübüvvet” kanununu değiştirmekle suçladıkları Navaz Şerif hükümetine karşı, başkent İslamabad’da haftalar süren yol kapama eylemi yapmışlardı.

Pakistan’da herhangi bir siyasetçi halk tarafından seçildiğinde, görevine başlamadan önce “Hatm-i Nübüvvet Yasası”nda belirtilen yemini etmek durumunda. Bu yeminin bir parçası ve amacı da siyasetçilerin, Hazreti Muhammed’in (s.a.v) son peygamber olduğunu, (peygamberliğin onunla sona ermediğine inanan) Kadiyani veya Ahmedi inancına sahip olmadıklarını açıkça beyan etmeleridir. 2017’de PML-N hükümetinin Meclise sunduğu seçim yasasında, bu yemine ilişkin değişiklikler yapıldığı bazı gruplarca iddia edilmişti. Değişiklik sadece daha önce “tüm kalbimle ve resmen yemin ederim” şeklinde başlayan ifadenin “inanıyorum”a dönüştürülmesiydi. Bu değişiklikten ötürü Tehrik-i Lebbeyk partisinin başlattığı oturma ve yol kapama eylemi, haftalarca devam etti. Eylemin kendiliğinden biteceğini düşünen hükümetin başarısız olması üzerine, siyasi olarak güçlü her ordunun en sevdiği durum ortaya çıktı: Ordu devreye girdi; metindeki eski ifade geri getirildi ve sorumlu tutulan kabine üyesi bakan istifasını sundu. Böylece, eylemi yapanlar, gücünü göstermek isteyen ordunun ekmeğine yağ sürdüler. Navaz Şerif siyasetten men edildikten sonra, bu olaylara atfen, ordunun bu eylemi sona erdirirken eylemcilere 1000’er rupi dağıttığını iddia etti ve orduyu eylemcilere taviz vermekle suçladı.

PR kampanyası

Bazı gözlemciler haklı olarak Navaz Şerif’i tutuklanmaya götüren süreci, “yargısal sıkı yönetim”e benzettiler. Bu süreçte Anayasa Mahkemesi’nin verdiği her kararın zamanlaması, içeriği, hangi aktörleri hedef aldığı ve soruşturmanın yürütülüş şekli tamamen siyasi nitelikte oldu. Örneğin son olarak Navaz Şerif’e hapis kararı çıkmasının ardından, Milli Hesap Verebilirlik Bürosu’nun (NAB) devletin her ihalesinden aldığı yüzde 10 pay nedeniyle “Bay yüzde 10” olarak tanınan, 2008-2013 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı yapmış Asıf Ali Zerdari ve kardeşi Feryal Talpur hakkında da “kara para aklama” suçlamasıyla soruşturma açtığı medyaya yansıdı. Seçimlere iki hafta kala verilen bu karar, kısa bir şaşkınlık meydana getirse de, çok geçmeden Anayasa Mahkemesi “yaklaşan seçimlere gölge düşürmemek” (!) adına bu kişiler hakkında yurtdışına çıkış yasağı koyarak, soruşturmanın seçimler sonrasına bırakılmasına hükmetti.

Daha önce bir başka soruşturma esnasında Pakistan istihbaratını “Siz ülkenin gözbebeğisiniz; böyle hatalar yapmayın” diyerek babacan şekilde eleştiren Anayasa Mahkemesi, kendi halkına karşı da “halkla ilişkiler kampanyası” yürütmeyi ihmal etmiyor. İslamabad merkezli Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü’nün 2018 yılının Nisan ayında bin 500 kişi arasında yaptığı bir araştırmada, performansını halkın yüzde 72’sinin ortalama, ortalama üzeri ve mükemmel bulduğu seçilmiş hükümeti ve yüzde 57’sinin onayladığı başbakanı siyasi bir soruşturmayla hapse gönderen Anayasa Mahkemesi, ülkede elektrik kesintilerine hassasiyeti iyi bildiğinden Diamer Basha ve Mohmand hidroelektrik santrallerin barajlarının inşaatı için bağış kampanyası başlattı. Pakistan ordusu vakit kaybetmeden subayların iki günlük, askerlerin de bir günlük yevmiyelerini bu kampanyaya bağışlayacağını açıklarken, kamu ve özel bankalarda çalışanlardan da (kimilerine göre zorla, kimilerine göre gönüllü) bağışlar alınıyor. Kısacası devlet, “yolsuzluğa karşı mücadele” ederken, “halkı koruyan ve kollayan biziz; siyasetçiler değil” imajı oluşturmaya çalışıyor.

Problemler köklü

Pakistan’ın artık mızrağın çuvala sığmadığını görmesi gerekiyor. 1951 nüfus sayımına göre yaklaşık 40, 1976’da 76 milyon olan Pakistan nüfusu, 2018 yılı itibariyle 208 milyona ulaştı. Bu rakamı örneğin Türkiye ile karşılaştırırsak, 1950’de 21 milyon olan Türkiye nüfusu, 2017 yılında 80 milyona çıkmış. Pakistan ve Türkiye’nin yüzölçümlerinin ise aynı olduğunu hatırlatmak gerek. Pakistan ülke topraklarının bir kısmını 1971’de Bangladeş’in kurulmasıyla kaybetmesine rağmen, nüfusu kuruluşundaki nüfusunun beş katını aşmış durumda. Pakistan nüfusunun yüzde 44’ü 18 ila 35 yaşları arasında. 1982 yılında Pakistan nüfusunun yüzde 42’si 15 yaşın altındaydı. Pakistan’da 18 ila 35 yaşları arasındaki nüfus 2040 yılında 148 milyon kişiye ulaşacak.

Ülke çok ciddi ekonomik sorunlarla boğuşuyor. Çin’in yürütmekte olduğu büyük altyapı ve yatırım projelerine rağmen, çok ciddi bir döviz ve dış ticaret açığı var. Ülkenin Çin’e bağımlı hale gelmesi de meselenin ayrı bir boyutu. Pakistan rupisi son aylarda dolar karşısında adeta eridi. BM İnsani Kalkınma Raporu’na göre, işsizliğin şu anki (resmi olarak yüzde 11) seviyesinde kalması için bile, önümüzdeki 30 yıl boyunca her yıl 1 milyon kişiye istihdam sağlanması gerekiyor. Pakistan’ın iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkelerin başında geliyor olmasını ve ülkenin Karaçi gibi nüfusu 20 milyonu aşan merkezlerinde yaşanan kronik temiz su eksikliğini saymadık bile. Kuruluşundan miras aldığı deformasyonlarını da halen çözememiş veya yeni yeni çözebilen bir ülke Pakistan. Örneğin, Federal İdare Edilen Aşiret Bölgeleri (FATA) olarak anılan idari birimlerinin, 71 yıl boyunca İngiliz sömürge döneminden kalma Sınır Suçları Düzenlemesi (FCR) adı verilen bir hukuka göre yönetilmesine izin verdikten sonra, bunu ancak FATA’yı mevcut bir eyaletine (Hayber Pahtunva) dahil ederek (onu da ordunun baskısıyla) daha yeni çözebildi.

Ülke hem iç hem de dış politikada da köşeye sıkışmış durumda. Kuruluşundan bu yana, kullanışlı “ezeli düşman”larından Hindistan’la en az üç defa sınır savaşına girmiş, üçünde de galip gelememiş bir ülkeden bahsediyoruz. Pakistan kuruluşundan bu yana, yaklaşık 33 yıl askeri yönetimlerle yönetilirken, Hindistan yıllardır dünyanın en fazla nüfusa sahip demokrasilerinden biri ve bu yıl da İngiltere’yi geçerek dünyanın en gelişmiş beşinci büyük ekonomisi haline gelecek. Dünyanın ilgisiz kalması nedeniyle Keşmir sorunu da hâlâ çözülebilmiş değil. Afganistan’da barış için çıkılan yolda, Keşmir sorununun çözümünü de masaya şart olarak koşan Pakistan’a kimsenin bu konuda yardımcı olduğu yok. ABD Başkanı Trump göreve geldikten sonra yaptığı “garip” konuşmalarından birinde Başbakan Şerif’i ve Pakistan’ı göklere çıkarmış, herkesi şaşırtmıştı. Ancak Trump yönetiminin Pakistan’a yönelik gerçek algısı daha sonra ortaya çıktı ve şimdi Pakistan üzerinde büyük bir baskı kurulmuş durumda. Pakistan-Afganistan sınırı olarak belirlenen, İngiliz sömürge döneminden kalma Durand Hattı hâlâ Afganistan tarafından tanınmadığı için, iki ülke arasında resmi uluslararası bir sınır yok. Ayrıca iki ülke arasındaki ilişkiler, neredeyse Pakistan kuruluşundan itibaren çok sorunlu; çoğu zaman da düşmanca.

Merhum Devlet Başkanı Ziya ül-Hak’ın “Siyasi partilere gerek yok, partilerin halkımızı bölmekten başka bir şey yaptıkları yok” dediği günlerden, 25 Temmuz’da yapılacak Pakistan genel seçimlerine 120 siyasi partinin katıldığı günlere gelmiş durumdayız. Mevcut partiler sürekli olarak bölünerek çoğalıyor: Pakistan Müslüman Ligi içinden PML-Navaz, PML-Kasım veya Cemaat-i Ulema-yı İslam’dan çıkan Cemaat-i Ulema-yı Fazıl veya Cemaat-i Ulema-yı Sami-ul Haq gibi. Her cemaatin, dini grubun ve hatta biraz güçlü herkesin, kendi siyasi partisini kurarak güç elde etmek için, grubunu ve cemaatini türlü manipülasyonlarda “kullanıma açık” hale isteyerek getirdiği, böylece aslında Pakistan sivil siyasetini boğan mevcut döngüye alet olduklarını görüyoruz. Ülke çok etnik yapılı ve etnik-bölgesel aidiyetlerin çok güçlü olduğu bir yerken, aynı zamanda sekteryen militanlığın da patlamaya hazır olduğu bir görüntü veriyor. Ülkenin yüzde 20’si Şiilerden oluşuyor ve bu Pakistan’ın dış politikasını da doğrudan etkiliyor. Bu durum ülkeyi Suudi Arabistan ile İran arasında sıkı bir denge politikası gütmeye mahkum ediyor. Afganistan’daki barış ve Afgan Talibanı’na yönelik pozisyonu itibariyle de sıkışmış durumda olan Pakistan, giderek dünyadan soyutlanan, terör ve militanlıkla anılan, dünyaya sunacak hikayesi olmayan, mevzu dışı bir ülke haline geliyor.

Seçim sonrası senaryoları

Karşımızda yıllardır “dış tehditler” söylemini kullanarak, siyaseti belli sınırlara mahkûm ederek siyasi vesayet kurmuş bir müesses nizam var. Afganistan politikası, Keşmir, nükleer silahların yönetimi ve Hindistan politikası 1988’den bu yana Pakistan ordusunun uhdesinde olan konular ve sivil siyasetçiler için yasak bölgeyi oluşturuyorlar. Siyasi partilerin de en başta, neredeyse feodal beylikler olan belli ailelerin elinde toplanması ve babadan oğula aktarılması gibi çok temel sorunları var. Ancak herhangi bir siyasi partinin yapacağı en büyük hata, rakibi siyasal manipülasyonlarla hedef alınırken, kendisi de bu manipülasyonlarda daha önce yer almışken, iktidarın altın tepside kendisine verileceğini ve kendisinin rahat bırakılacağını düşünmesi olur. 1996’dan beri Pakistan siyasal hayatında yer alan İmran Han bu açıdan “kullanışlı” ama “kolay lokma” olacaktır. İmran Han sayesinde topluma yeni bir yüzle yeni bir sayfa açıldığı izlenimi verilirken, Pakistan’ın içinde bulunduğu zor koşullar onun omuzlarına yüklenir, dikkatler de başka yöne çekilmiş olur. İmran Han kendisine çizilen sınırları aşmaya kalktığında devreden çıkarılması da kolay olacaktır; çünkü kendisinin pek çok zaafı var: İlk evliliğini bir Yahudi ile yapmış olması, geçmişte Playboy dergisine kapak olması ve son olarak spritüal güçleri olduğuna inandığı bir kadınla üçüncü evliliğini yapmış olması, gözden çıkarıldığı anda küçük bir psikolojik operasyonla yıpratılmasını epey kolaylaştırıyor.

Ordu 1990 seçimlerinde yaptığı gibi yine seçimlere müdahale eder mi, sonuca ne kadar etki edebilir, etki edemediği yerde şimdi Şahbaz Şerif liderliğindeki PML-N hükümetine koalisyon kurma imkânı tanır mı gibi soruları seçimden sonra göreceğiz. Navaz Şerif’in siyasetten men edilmesinden sonra, ülkeyi seçimlere götürmekle mükellef olan hükümet, Şerif’i Londra dönüşünde havaalanında karşılamaya giden Şahbaz Şerif ve PML-N yöneticileri hakkında soruşturma açtı ve “terörizmle mücadele” maddelerini de soruşturmaya ekledi. Soruşturmayla ilgili seçimden önce bir tutuklama olmayacağını ilan etti. Ancak seçimden sonra, bu tür bir soruşturma siyasi amaçlar için kullanılır mı, kullanılmaz mı, bunu da göreceğiz. Ancak hangi hükümet göreve gelirse gelsin, önce mutlaka devlet elitleri tarafından onaylanması gerekecek; ardından zorlu bir ekonomik durumu kucağında bulacak. Seçim sonrasında, Türkiye’de 1995 genel seçimlerinden sonra olduğu gibi, bazı siyasi partilere istemedikleri halde koalisyon kurmaları için farklı teşvikler verilebilir.

Bu arada, dünyada başbakanı hapse atıldıktan sonra dış aktörlerin en az sayıda resmi demeç (eylem bile değil) verdiği vaka bu olmuş olabilir. Navaz Şerif ve kızına yönelik yapılanlarla ilgili ne Suudi Arabistan ve İran gibi bölgesel güçlerden ne de ABD veya Çin gibi ülkelerden herhangi bir beyanat geldi. Tüm aktörler sanki hiçbir şey olmamış gibi yaptılar. Bu durum maalesef biraz da tüm bu aktörlerin Pakistan’dan umudu kesmesiyle alakalı. Pakistan’ın reform için kullanabileceği bir Avrupa Birliği çıpası da yok maalesef. Bu halde, ülkede en fazla siyasi angajmanı olan Suudi Arabistan’ın, Çin’in, ABD’nin veya İran’ın ülkeyi hukukun üstünlüğü, sivil siyaset, insan hakları ve benzeri ilkelere yönlendirilmesini beklemek de hayal.

Pakistan Zülfikar Ali Butto’nun başlattığı süreçte, 90’lı yılların sonunda nükleer silah gücüne eriştikten sonra, varlığını garantiye aldığını ve oyunun bittiğini düşünüyor olmalı. Ancak bu büyük bir hata. Nükleer silah caydırıcılık sağlar ama kendi insanına yatırım yapmadan, zaten çok kısıtlı olan kaynaklarını iyi kullanmadan, hukukun üstünlüğünü, adaleti, sivil yönetimi, şeffaflığı ve her kurum için hesap verebilirliği sağlamadan Pakistan’ın sorunları çözülemez.

İlgili İçerikler

Son Yazılar